15 Aralık 2014 Pazartesi

Boza Booozaa

Bir kitap son cümlesiyle tamamen değişir de bambaşka bir kitap haline gelir mi?
Bu blogda istemediğim kadar Orhan Pamuk'tan bahsediyorum. Son kitabı çıkınca gidip aldım. Hemen de okudum. Başları çok sıkıcı, ortası çok güzel, sonu yine biraz sıkıcı ama son cümlesi mükemmel. Bütün kitabı bambaşka bir şey haline getiriyor.

Tanpınar'ın ışıklı kadınlarını almış Pamuk diye yazmıştım da bence bu sefer tam da doğu hikayesi anlattığı için batı roman geleneğine bir şekilde temas etmiş. Jane Austen Türkiye'de yaşasa herhalde bu kitabı mı yazarmış ne? Boynueğri Abdurrahman Efendi sanki Mrs. Bennet alaturca olmuş. 

Pamuk kendi sınıfının hep altını çizerdi eski romanlarında, burda da sanki komünist olduğu için takdir bekleyen zenginlere benzettim ben kendisini. Fakirlerin neden hep aklı eksik gibi bu romanda? Yine de Pamuk'un bu romanında bir yenilik var. Karakterler fakir olduğu için sanki Münir Özkul-Adile Naşit filmlerinin yarattığı bir sıcaklık var. Ben bu sıcaklığı ilk kez bu romanda hissettim. Diğer Pamuk romanları hep karanlık, düşünceli ve tekinsizdir ya burda Mevlut ve Rayiha'nın çok mutlu ev yaşamlarını içim ısınarak, yer yer kendimi tutamayıp gerçekten gülümseyerek ve kitabı kalbime bastırarak okudum. Pamuk da benim sonucuma varıyor bu romanda, gerçek aşk platonik aşka yeğdir. Birini olduğu gibi sevebilmek insanı çok mutlu eden şeylerin başında gelir. Boşuna mı demiş Sait Faik? 

Kitabı hemen yargılamak istemiyorum, zira Kar kitabında olduğu gibi belki bu kitabı da ileride İstanbul tarihi gibi okumak hoşuma gidebilir. Mevlut ben küçükken babamın ananesinin sokağında kendi yaptığı dondurmaları (iki çeşit; vanilyalı ve çilekli) satan, bana da her zaman sevdiğim çilekliden torpil geçen Kamber Amca'yı çok hatırlattı. O nedenle biraz da kendi çocukluğum gibi okudum kitabı, aslında hiç ilgisi olmamasına rağmen. 

Kitabın anlatımı, her karakterin konuşması hakkında henüz karar vermiş değilim. Ustalık düşüncesi mi yoksa kolaya kaçmak mı emin olamadım. Böyle bir tekniği A visit from Goon Squat kitabında görmüştüm sanırım, ordaki kullanımı daha etkileyiciydi. 

Sonuç olarak abartıldığı kadar sevmedim kitabı ama Rayiha'yı ve Mevlut ile ilişkilerini çok sevdim. 




12 Aralık 2014 Cuma

Kalbimde bir tuhaflık

Bu ara kafamı kaldırmadan kitap okuyorum. Bunda şu sıralar çok fazla seyahat etmemin payı büyük. Dün Viyana'ya gelirken havaalanı ve uçakta önce Handan İnci'nin Orpheus'un Şarkısı Tanpınar'ın Romanlarında Aşk ve Kadın kitabını okudum sonra da Orhan Pamuk'un son romanına başladım onu da bitirmek üzereyim. Handan İnci'nin kitabı çok hoşuma gitti. Tanpınar'a göre aşk ne demek, T. romanlarındaki kadın imgesini çok zevkle okunan şekilde anlatıyor. Kitap Tanpınar'dan ziyade aşk felsefesi kitabı gibi. Tanpınar'ın özellikle Mümtaz'la açıkça şunu söylediğini iddia ediyor İnci, T. aşkı ve kadını sanat eseri yaratabilmek için bir yakıt olarak görüyor. O nedenle hep mutsuz aşkların peşinde.

Kitapta çok güzel tespitler var. "Öğrencilik yıllarımdan bu yana, çevresinde Nuran gibi kadınlar arayan, ona tıpkı Mümtaz gibi aşık olmak isteyen erkek okurlara az tanık olmadım." demiş İnci. Tanpınar'ın da kadınlara yaklaşımını seksist bulmuş sadece ideal kadınlara aşık olunabildiğini yazdığı için. Bu imgeye aşık olma meselesini bu blogda da daha evvel yazdım. Bilmiyorum sanatla ilgilenmeyen insanlar da böylesine imgelere aşık oluyorlar mı? İnci Nuran'ı ve diğer kadınları fazla ideal buluyor. Tanpınar için ışık mühim, kendi de ışık kırılmasını çok izlemiş. Ben de resme merak sardıktan sonra ışığa aşık oldum, o nedenle ne demek istediğini anlıyorum. Kadınları hep ışıklı parıltılı bir şey olarak tasvir ediyor. Pamuk'un son kitabında sonra kadını ışık diye tasvir eden cümle görünce güldüm, ah Pamuk ah, hiç değişmiyorsun. 

Nuran'a aşık olmak isteyen erkek okur var tabii de Nuran olmak isteyen kadın okurlar da var elbet. Tapınılan bir aşk mabudesi olmayı kim istemez? Sonuçta Mümtaz'ın ideal kadınında 3 ölçüt var. İstanbullu olmak, Boğazda yetişmek ve Nuran olmak. Üniversitede,  ilk ikisi tutmadığı için bari Nuran olayım dedim. Zamanında Türkçe'yi taganni eder gibi nasıl konuşurum diye az düşünmedim. İnci, Tanpınar kadınlarının en sonunda aslında kendileri olduğu için değil imgelerinin sevildiği için isyan ettiklerini de yazmış. Sevmek Zamanı'ndan bahsetmeden nasıl durayım? 

Kitaplardaki imge kadınlara ulaşmak, onlar gibi olmak imkansız bir uğraşmış bunu anlamam çok uzun sürdü. Hala da bazı roman kahramanlarıyla kendimce aşık atıyorum, bak ben bunu öğrendim ama sen bilmiyorsun diyorum romanları tekrar okurken. Ya da belki benden şimdi kimbilir kaç yaş küçük olan roman kahramanının hala benden akıllı ve olgun konuştuğunu görünce şaşırıyorum. İnsan sırf aşkta değil kendi için de bir imge arıyor. Fakat erkeklerin bile tam somutlaştıramadığı ışıklı soyut kadınlara ulaşmaya çabalamak da zor bir uğraşmış. Nuran da Mümtaz'ın eskilerden getirdiği kılıklara kimliklere bürünmek istemiyor. Yaşadığı yıldan memnun bunu da açıkça söylüyor. Ben ise hep başka zamanlara ait olduğumu düşündüm, başka çağların kıyafetlerini giymeye heves ettim. Woody Allen da bunları bilirmiş gibi Midnight in Paris'i çekti, gördük ki kaçtığımız yine zaman değilmiş; nostalji ne kadar eskiye gidilse de baki kalıyormuş. Sonra bir de Rome with Love filmini çekti. Juno'da oynayan kızı görünce ağzım açık kaldı. Alec Baldwin'in gençliği name dropping yapan sahte entel bir kıza feci aşık oluyor. Alec Baldwin'in gençliğinde kendimi buldum, böyle şeylere kapılan tek ben değilmişim diye sevindim filmi izleyince. 

Bunları da keşke kitaplardan okuyup öğrenebilseydik de o yaşlarda o acıları çekmeseydik. Mümtaz aşkın biraz da kültürel bir şey olduğunu söylüyor. Bence de biraz böyle bu. Derste Divan edebiyatı öğreniyoruz sonuçta. Her şey gibi Divan edebiyatını da biraz fazla ciddiye aldığımdan imge aşkın, gam kervanlarına binmenin iyi bir şey olduğunu, böyle uzak ve acılı sevdaların daha matah olduğunu düşünüp durdum ilkgençlik yıllarım boyunca. Halbuki aynı yıllarda Ronsard da okuyorduk, sevgilisine gençliğine güvenme, ben yaşlı olabilirim ama sen de yaşlanıp çirkin olacaksın diye aşırı gündelik şiirler yazmış biri sonuçta. 

İnci de enginar ayıklayan gündelik Nuran'ın Nuran imgesine ters düştüğünü söylüyor. Işıklı üst insan Nuran'ın yemek yapmasını hayal edemiyoruz. Çok etkilendiğim Kar romanında Ka, aşık olması için kadını tanımaması gerektiğini söylüyor İpek'e. Tanışıldıktan sonra elde kalanın ise aşktan kalan mutluluk olduğunu ve bu mutlulukla birbirlerine sarılacaklarını iletiyor. Ben de uzun yıllar böyle düşündüm, sonra işte karşımızdakine değil bizim yarattığımız imgeye aşık olma fikri çok saçma gelmeye başladı. Hala izleyemediğim Kış Uykusu'nun fragmanında "beni olmayan tanrılara benzetiyorsun, sonra da o tanrı gibi davranmadığım için bana kızıyorsun. Bu haksızlık değil mi?" gibi bir şey söylüyordu Haluk Bilginer. Hem de çok büyük haksızlık. Darcy yok, Heathcliff yalan. 

Sonuçta enginar ayıklamak büyük maharet gerektiren bir şey. 

3 Aralık 2014 Çarşamba

Kar

Yıllar önce hiç beğenmediğim hatta başlayıp yarısında sıkılıp attığım Orhan Pamuk'un Kar kitabını okudum. Bu kitabın ne kadar sıkıcı olduğunu tekrar edip duruyordum yıllardır. Bazı kitapların insanı doğru zamanda bulduklarında yepyeni bir kimlik kazandıklarını unutmuşum. Bu okuyuşumda kitabı elimden bırakamadım, şu anda da hala etkisi altındayım. En sevdiğim hislerden biri bu, kitap bitti diye üzülürken bir yandan hala kitabın kahramanlarının dünyasında yaşamak.

Orhan Pamuk ile ilişkim ortaokul yıllarıma dayanıyor. Bir arkadaşım bana yılbaşı çekilişinde "Benim Adım Kırmızı" romanını hediye etmişti. Orta 2 senesi olduğunu iyi hatırlıyorum, demek 14 yaşında filanmışım. Kitabı okuyup çok beğenmiştim. Şimdiki aklımla bir kez daha okusam mı acaba?

Sonra Cevdet Bey ve Oğulları'nı okuduğumu, kitabın konusunu aslında sıkıcı bulmama karşın neden kitabı okurken büyük zevk aldığımı uzun süre düşündüğümü hatırlıyorum. Sonra Kara Kitap. Kaç kez başladım o kitaba, sonra lise ikide okuyabildim ilk kez. Kara Kitap'ın başlangıcı ağır demir bir kapı. Omuz attım, itekledim yıllarca uğraştım aralamak için. Bir kez o açılınca kendimi İstanbul'un büyülü dünyasında buldum. Meğer ben Teşvikiye'de oturacakmışım İstanbul'da üniversitenin ilk 3 senesi ve hep merak edecekmişim Alaeddin'in bakkalı mı o Işık Lisesi'nin karşısındaki alengirli dükkan. Kara Kitap'ı çok sevmeme neden olan şey aslında bir pasaj. Alfabe, harflerin canlanması ve okumayı sökmekle alakalı kısım. .Okumayı sevenlerin harflerle hep büyülü bir ilişkisi oluyor. Orhan Pamuk Kara Kitap'ta harflerle ilgili büyülü bir eczadan bahsediyor. Ben de küçükken okumayı sökünce insanların ağzından çıkan sesleri harfler olarak görmüştüm. Okumayı bilmezken de sayfalarca anlamsız mektuplar yazardım, sıkılmadan. Kara Kitap'ı seviyorum ben, hem de çok seviyorum. Romanla anlatıyla ilgili olduğu için en çok. Kara Kitap'taki edebiyat oyunlarını, yalnızca iyi roman okurlarının bilip anlayabileceği küçük göndermelerini, aslında hiçbir karakteriyle özleşemezken kitabı bunca sevmemin sebebi olarak görüyorum.

Üniversitede Orhan Pamuk'la ilişkim sınırlı oldu, Yeni Hayat ile Beyaz Kale romanlarını pek üstün körü okudum. Masumiyet Müzesi'ni ilk çıktığında hemen okumuştum.

Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi'ne aşk romanı diyor, bence ikiyüzlü Kemal'in sınıfsal çatışmasının romanı, Aşka dair hiçbir şey yok o romanda. Kar romanı için ilk ve tek siyaset romanım demiş Pamuk, bense kendisinin bugüne kadar yazmış olduğu en iyi aşk kitabı olduğunu düşündüm. Kitapta en çok aşktan sonra yine bir nebze edebiyat oyunlarından etkilendim.

Yine çeviriye oynamış bir kitap ve yine Avrupalı okurları için yazılmış, evet. Pamuk, Elif Şafak'ın Ted konuşmasında anlattığı ve kendisinin de aslında son zamanlarda aşırıya dönüştürdüğü, bizden beklenen hikayeleri anlatma meselesinde yanlış bir yerde duruyor. Şafak bir Türk ya da Hintli, yani batı edebiyatından gelmeyen yazarların ancak kendi ülkelerinin  sefaletlerini anlattıkları sürece var olabildiklerinden dem vuruyordu. Kar da tam da böyle, Pamuk da biliyor, Fazıl'dan mesaj vermesi bile ondan. 

Kitabın başkarakteri Ka yıllarca Frankfurt'ta kalıp sonra Kars'a gidiyor. Bu yazı uzun oluyor ama sanırım blog yazmanın güzelliği bu, istediğim kadar uzatabilirim. Kar kitabında da bir sürü edebiyat oyunu yapmış yazar, kapalı anlatımlar göndermeler çok. Ben bu kitapta bunlardan çok Ka'nın kimlik bunalımından ve Lacivert'ten etkilendim. Lacivert çok yakışıklı, çok şefkatli, anneleri ölen köpeklere ağlayan biraz da maço biri. İnandığı şeyi sonuna kadar da savunan bir idealist. Fakat sorun şu, din için adam öldüren biri Lacivert. Böyle olmasına böyle de ben de Kadife ve İpek gibi Lacivert'e biraz tutuldum kitabı okurken. Roman kahramanlarının güzelliği ve yakışıklılığı mühim konu. Yakışıklı ve güzel tasvir edilen roman kahramanlarını daha çok seviyorum, genelde de aşık olduğum roman kahramanları ya da kendime romanlardan arkadaş edindiğim kadınlar hep güzel ya da yakışıklı. Gerçek hayatta değil ama romanlarda lookisme karşı değiliz. (Bir tek sempati duyduğum çok çirkin roman kahramanı Homongolos var).

Ka'nın Almanya'dan dönüşü de beni etkiledi. Bu batılı doğulu olma meselesini hep erkekler erkek gözünden yazıyor. Ben de bu meseleyi bu kimliği hep erkek gözünden görmüşüm. Erkekler doğulu da olsalar batılı kimliğe karşı çıktıklarında bile özgürler. Kadınlar batılı toplum düzenini reddedip nasıl özgür olabilecekler? Ülker Fırtınası'nı tekrar okumam gerek galiba. 

Pamuk saf okurlarını sevmiyor, kendinin uzun uzun tasarladığı şeylere, kurgu ve anlatımına da dikkat edelim istiyor. Kendisi kibirli bir yazar. Fakat o kibirli yazarsa ben de kibirli bir okurum. Pamuk Saf ve Düşünceli Yazar'da bütün bunları yazıyor ama bence tek şunu atlıyor; okurun romanla ilişkisi çok kişisel ve özeldir ve kendisi de dahil hiçbir yazar hangi ilişkinin daha iyi olduğuna karar veremez. 

Bu kitabın aşkla ilgili düşündürdükleriyle ilgili ayrı bir yazı yazmam gerekecek sanırım, bu kadar yazdım hala hızımı alamadım. Bu yazı çok dağınık oldu ama saat çok geç, kafamı tam toplayamamış olsam da bunları yazmasam düşünüp durmaktan uyuyamayacaktım. İyi geceler. 




1 Aralık 2014 Pazartesi

Η Πόλις

."Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. Sanki, "Bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamazç Ben, şarabın neşesi ve balın tadıyım." Ve bu nasihati dinleyen hayat, her üzüntünün üstünde cıvıl cıvıl ötüyordu."

Geçen yıl kan tahlili yaptırdım. Alt sınırı 30 olan D vitamini bende 7'ye düşmüş. Tevekkeli cansız ve sürekli yorgunum, ancak yazın bol bol güneşlenince kendime gelebileceğim. Avusturya'nın ağır ve uzun süren kışları beni en çok yoran kısımlarından oldu 4 yıllık gurbet hayatımın. İstanbul'a dönüş hazırlığı yaptığım bu günlerde ılıman mevsime döneceğim için pek sevinçliyim. Avusturya'ya yine haksızlık etmeyeyim. Baharı ve yazı pek güzeldir, şehir yemyeşil hava genelde güneşlidir. Kaldığım ağustos ayı boyunca çizme ve trençkotla gezmek zorunda kaldığım ve güneş yüzü görmediğim Hamburg'ta 1 ay içinde neredeyse sıkıntıdan buhran geçiriyordum. 

Zavallı Mümtaz'ı bile neşelendiren güneş bakıyorum ki benim buradaki tanıdıklarımın çoğunu neşelendirmeye artık pek yetmez olmuş. Dönüş kararımı söylediğim çoğu insan delirdiğimi düşündü. Avrupa'daki rahat hayatı bırakıp dönmemin hata olduğunu tekrar edip duran çok. Gündelik hayat pek rahat evet ama ya özlem? Herkes kapağı başka bir yere atma peşinde. Baskılardan bunalmışlar bunalmasına da bence pek kimse ne aradığını bilmiyor. Yurtdışında ya dil kursuna ya mastera öğrenci olarak gidip kaldıkları tasasız zamanları özlüyorlar çoğu. Gitmek isteyenler için zaten Avrupa bir bütün, Nereye gidecekleri farketmiyor. Ne bulacaklarını da tam bilmiyorlar sanırım. Ne de olsa bizim memleketimiz anlamadan sevenlerle bilmeden nefret edenlerin ülkesi. 

Tekboynuzlu atlara binip peripadişahının kızını aramaya gidecekleri izlenimi alıyorum konuştuğum insanlardan. O hayali Mu kıtasına dönmüş Avrupa kıtası, açmış kollarını onları bekliyor. Ne de olsa oraları gündelik dertlerden ari. Irkçılar yok, işleri hazır, sosyal hayatları tam. Ben hazır arkadaş çevresine gittim, 1 yılı öğrenci olarak geçirdim sonra da 3 yıl çok iyi bir işte çalıştım. Yine de memleket özleminden kurtulamadım. Hem memleket özlemi zamanla artan bir şey ilk 2 yılımda dönüş fikri aklıma pek gelmiyordu. Bu bloga yazmaya başladığımdan beri aklıma üşüşen anıları bloglara döktüm. İtalya ve İspanya anılarımı ne keyifli neşeli anlatıyorum. Çünkü onlar belli başlı zaman parçaları, tatilin ve geçiciliğin hafifliği. Avusturya 4 yıl içinde evim oldu, Viyana'yı çok sevdim.  Ona rağmen İstanbul'u hep çok özledim. "Gurbet geçiciliğin hafifliğinden kaçamamak için sürekliliği inkar demek her şeyden çok.Her gün geri dönebilirim hissi.", yazmışım geçen yıl günlüğüme. Bugün uçakta gelirken Orhan Pamuk'un Kar romanını okuyordum, Ka da aslında hiç sevmediği Kars'ta bile mutlu. 

Herkes Türkiye'den gitmekle bütün sorunlarının çözüleceğine inandırmış kendini. Herkes deliler gibi Ortadoğulu'lardan nasıl nefret edildiğine dair yazılar paylaşıyor. Oysa Azeri arkadaşımla biz ne güzel birbirimize destek olduk birlikte çalıştığımız 3 yıl boyunca. Almanca'yı çok iyi bilmeden başladığım işyerinde başta çok sıkıntılı anlar geçirdim. "Necesen, işlerin nece gedir?" diye duyduğum ses, Türkçe bir anda ilaç oldu bütün yaralarımı sardı da gözyaşlarımı zor tuttum. Eskici hikayesindeki küçük Hasan gurbet yıllarımda dostum, sırdaşım oldu, o ağladı, ben ağladım. Almanca'yı öğrendim öğrenmesine hem de sanırım iyi öğrendim, ama Almanca sanki çok sert bir sandalye gibi. Türkiye'de Türkçe duyunca kuştüyü döşekler etrafımı kaplıyor, pofidik yastıkların içine düşüyorum. "Türkçe ağzımda annemin aksütü gibidir" demiş Yahya Kemal. Bense çabuk eriyen fondanlara benzetiyorum. Öyle bir rahatlık, yani tek bir sıfatla nitelemek zorunda olsam "yumuşak" derdim anadilim için, dokunma hissimi okşayacak kadar somutçasına yumuşak. Benim gibi yabancı dil meraklısı insan bile bunca Türkçe'yi özlüyorsa, bilemiyorum dil öğrenmeyi sevmeyenlerin halini. Aslında pek de sevmediğim Alper Hasanoğlu da bir yazısında "Almanca ölmek istemiyordum" demişti İsviçre'den Türkiye'ye dönüş sebebini anlatırken. Anadil yasaklanmasının ne manaya gelebileceğini de anlamış bulundum, iyice üzüldüm.  

Yani ben yine bunca yazıyı yazdım, sanki yeni bir dert imişçesine. Kavafis yüzyıllar önce demiş işte " Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.  Bu şehir arkandan gelecektir." 

Gelen Sultan İstanbul olsun, hoşgeldin sefalar getirdin. Ben de seni gördüğüme pek memnun oldum. 


27 Kasım 2014 Perşembe

Vuelvo al sur

Yarın 2 yıl aradan sonra tekrar Madrid'e gideceğim. Onun heyecanıyla ve İtalya hakkında yazmışken bir de İspanya ile ilgili bir yazı yazayım dedim. İlk İspanya'ya gidişim daha önce bahsettiğim üzere Roma'dan sonra oluyor. Yine daha önce bahsettiğim ve erken yaşlanma bunalımıma çare olarak seyahat etmemi salık veren Tomas Amcam bana Valencia'nın Castellon kasabasındaki şirketinde staj ayarlamış. Roma'ya gidişim de aslında İspanya vizesi alamadığım için. İspanya bana vize vermiyor, çok ağlıyorum. Sonra işte herhalde her işte bir hayır olduğundan İtalya vizesiyle önce Roma sonra İspanya'ya gidebiliyorum.

Roma'dan sonra Castellon'da sonradan çok yakın arkadaşım olacak olan Venezüelalı Angelica beni havaalanından alıyor. Tomas o sırada başka bir ülkede, home office olarak kullandığı evini bana vermiş. Evin ön kısmı ofis, gündüzleri insanlar geliyor; akşam benim evim oluyor. Bildiğim 3 kelime İspanyolca (ha bir de sözlerini anlamadan ezberlediğim el talisman şarkısı var) ile bir maceraya atıldığımın farkındayım da İspanyolların nasıl insanlar olduklarını hiç bilemiyorum. Roma'nın şatafatından sonra Angelica beni Castellon'da Subway tarzı bir sandviççiye götürüyor. Ağlamaklı oluyorum, hemen Roma'yı özlüyorum. Ne yapacağım ben bu ufacık kasabada 1 ay? 
Ertesi gün işe başlıyorum. Yan masamda Alvaro var. Karısıyla çocuklarını da alıp uzun yıllar Venezüela'da bir dağda elektriksiz medeniyetten uzak orman hayatı yaşadığını anlatıyor. Çocuklar büyüdükçe yavaş yavaş şehre doğru inmişler. Venezüela'da işler iyice karışınca bir gece içinde İspanya'ya geri dönmüşler.

Ofiste Angelica'nın kuzeni Rosalynn de var. Kimse İngilizce bilmiyor ya da herhangi başka bir dil. Sonra aklıma İstanbul'dan tanıdığım o kasabada yaşayan tanıdığım E. geliyor, mail atıyorum bakıyorum hemen cevap gelmiş. Beni akşam alacağını söylüyor, tamam diyorum. Ben sadece bir kahve içeriz diye düşünüyorum halbuki işte canım Akdeniz insanı, benim yalnız ve sıkıntılı olduğumu anlayan E. beni arabayla alıyor, arkadaşlarının yanına götürüyor. Filmlerdeki gibi bir pub. İçerdeki herkes birbiriyle arkadaş. Benim çat pat İspanyolcamla J. ve B. çiftiyle tanışıyorum. Benim aksanım ve İspanyolca bilmeyişim onları pek eğlendiriyor. Onlar için doğudan gelmiş egzotik bir meyve gibiyim, daha önce hiç Türk görmemişler. Fransızca İtalyanca sözcükleri kendimce İspanyolcalaştırıp bir dil uyduruyorum. İspanyollar bizim Avrupa'da yaşayan versiyonumuz. Türkler İtalyanlara benzer derler; halbuki bence İspanyollara benziyoruz asıl. Bana hemen küfürleri pis lafları öğretiyorlar. İspanyolca oldukça kolay dil ben de hemen kapıyorum. Bir de Arapça etkisi midir nedir bazı saçma şeylere aynı lafları kullanmamıza şaşıyorum. Mesela İspanyollar download yerine "bajar" diyorlar; yani bizim şarkı indirmek onlarda da var. En eğlendiğim kadınlara attıkları laflar (Piropos diyorlar bu laflara). "Mojarpan" deyip gülüyor bazı erkekler. Sonra öğreniyorum ki bizim bandıra bandıra yemenin İspanyolcası imiş, ekmek bandırılacak kadınsın manasına geliyormuş. 

İşyerim Castellon'da, Castellon çok minik bir kasaba ve yapacak hiçbir şey yok. Benim gittiğim ve vakit geçirdiğim yerin ismi ise deniz kıyısındaki El Grao. Castellon'a 10 dakika mesafede, Çeşme'ye çok benzetiyorum. İspanyollar beni her akşam alıyorlar, o puba gidiyoruz, hiçbir zaman 19:00'da akşam yemeği yemiş olduğuma inanmıyorlar. Bir de onlarla gece 22:00 sularında tekrar akşam yemeği yiyorum. Akşamları evde yalnızım ondan bol bol film izliyorum bir yandan. Aklımda kalan filmler High Art ve Clerks. Tomas'ın evinde bulunan İspanyolca Don Quixote ciltlerini okumaya çalışıp boyumun ölçüsünü alıyorum. 

Ben İspanya'ya 2007 yılında gittim, yani tam kriz öncesi en dolce vita zamanlardı. O kadar az çalışarak nasıl o kadar refah içinde yaşadıklarına hem hayret etmiş hem de kendi ülkem adına çok üzülmüştüm. Meğer o refah kredi refahıymış, şu anda Viyana İspanyol göçmenlerle dolup taşıyor. Fırsat buldukça muhabbet ediyorum burdaki İspanyollarla; kriz öncesi hepsi emlakçılık yapıyormuş. (Tahtaya 3 kez vurayım Türkiye için yine de). 

J. ve B. beni her yere götürüyorlar, inanılmaz bir misafirperverlik içindeler. Akşamları hep gece klüplerine gidiyoruz, sokak arasında boğa koşuyor, hayvancağızın boynuzlarını ateşe veriyorlar beni götürdükleri bir sokak festivalinde. Futbolcu Nihat o sırada İspanya'da top oynuyormuş, bir an onu gördüklerini sanıp çok heyecan yapıyorlar. Çiğdem yiyen başka bir millet yalnızca İspanyolları gördüm. Boğa festivalinde yediğimiz çiğdemlerin kabuklarını önümüzdeki adamın keline atmışız. Adam farketmiyor ama biz gülme krizine giriyoruz o sırada. 

Venezüelalı iş arkadaşlarımla da vakit geçiriyorum. Teyzeleri geliyor ziyarete. Türkiye'de diyorum Chavez ve Bolivar pek sevilir, aklımca kadına sevimli görüneceğim. Kadın meğer sağcının önde gideniymiş, önce gerginlik oluyor ama sonra kadın da gülüyor gece tatlıya bağlanıyor. Sağcı teyze ile kahkahalar atarak el sıkışıyoruz. Benim vakit geçirdiğim İspanyollar politik açıdan aşırı cahil. Neredeyse Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilmiyorlar. 1 ay boyunca Avrupa Birliği, Ermeni Soykırımı hiçbiriyle ilgili bir soru duymuyorum. Meğer Türkiye'nin tarihi yüklerinden kurtulmak ne büyük hafiflikmiş. Yalnızca 1 kez bir Fransız geliyor bizim puba, saat gecenin körü ben de çakırkeyifim. "Avrupa Birliği" diye lafa girecek oluyor Fransız, "tatildeyim ve sen de aşırı Fransızsın lütfen konuşacak başka konu bul" deyip tersliyorum adamı. Bir de ordaki arkadaşlarımdan birine sağcı ya da solcu olup olmadığını soruyorum. Gözleri öyle bir korkuyla açılıyor ki. Bizim darbe sonrası gibi meğer İspanyollarda da Franco sonrası kesinlikle politik görüş sorulmazmış. Konuyu değiştiriyorum ben de. 

İspanyollar gece yaşamayı çok seviyor. Benim gibi gece kuşu için yaratılmış bir ülke sanki. Her gün sabahlamaktan denize hiç giremeden geri geleceğim. Bu arada İspanyolcam ilerliyor, bol bol şarkı dinliyorum. Artık bizim pubdaki kızların yaptıkları dedikoduları rahatça anlayabilir hale geliyorum, benim anladığımı farkedince önce mahçup olup sonra çok eğleniyorlar. 1 ayda İspanyolca öğreniyorum öğrenmesine, hem de sanırım oldukça argo dolu bir İspanyolca öğreniyorum; ama bu sırada bütün İtalyancam kuş olup uçup gidiyor hem aklımdan hem ağzımdan. İtalya'ya tekrar gidene kadar yani 2-3 yıl boyunca ne kadar zorlasam da ağzımdan tek kelime İtalyanca çıkamıyor. Hala daha yazılı metin olunca metni anlıyorum ama hangi dilde olduğunu ayırt etmem için vakit geçmesi gerekiyor. Gerçi İspanya'da uzun süre yaşadıktan sonra annesiyle İspanyolca konuşmaya başlayan İtalyan bir tanıdığım vardı; sanırım normal bu. 1 aylık süreçte herhalde hayatımda eğlenmediğim kadar eğleniyorum. 

Tatilin son zamanları yaklaşıyor. Üstü açık bir arabadayım, Türkiye sahil şeridini andıran betonarme bir görüntü var ama ben pek umursamazım. Rüzgar hafif hafif saçlarımı uçuruyor. O 1 ayı konuşuyoruz arabadakilerle, biri "A veces la vida es surreal" diyor. Bazen hayat gerçeküstüdür. Galiba ben de onların sıkıcı taşra hayatında eğlenceli bir soluk oldum. Radyoda Chan Chan çalıyor. İspanya'ya şimdilik veda ediyorum. Biliyorum ki çokça geri geleceğim.

(Ricky Martin deyip önyargı yüzünden bu şarkıyı dinlemezlik etmeyin, Tu Recuerdo-Hatıran, o yaz bu şarkıyı çok dinledim. Bana İspanyolca öğreten şarkıları da liste yaptım, dinlemek için tık tık  Spain ) 


24 Kasım 2014 Pazartesi

So 90's

Geçen hafta hazır İstanbul'dayken sinemaya gideyim dedim. Bir şehirde sinemaya gitmek benim için mühim bir sembol, A. ile çok uzun süre uzak mesafeli olduğumuzdan ben hayatımda ilk kez Viyana'ya gittiğimde; şehri gezmek yerine hemen sinemaya gitmiştik. Bir şehirde sinemaya gitmek, biriyle sinemaya gidebilmek o şehri, o kişiyi günlük hayatımızın değişmez bir parçası kılıyor, telaşsız, gün saymasız bir zaman parçasında olduğumuzun altını çok sessizce çiziyor. İstanbul'da sinemaya gitmeyeli de ne çok olmuştu. Kısıtlı vakitleri görmek istediğim insanlara bölüştürmeye çalışıp başaramayıp yorulduğumdan İstanbul'da yıllardır sinemaya gitmiyordum. Viyana'da mesela film festivali kapsamında oynayan Nuri Bilge filmlerine gitmek de Viyana'da sinemaya gidiş ritüellerimin sevdiğim bir parçası oldu. Hayatımda ilk kez cesaret edip tek başıma sinemaya da Viyana'da gittim. Viyana'da ilk yılımdı; korkunç bir karakış yaşıyorduk. Filmde güneş görüp sevinince aklıma yalnızca sinemada görebilen vampir Brad Pitt gelmişti. 

Yalnız yıllar sonra gide gide "Karışık Kaset"'e gittim. Annem "Unutursam Fısılda" filmine girmek istedi ama "Babam ve Oğlum" filmine o zamanlar çok tanımadığım bir arkadaşımla gidip yanında ağlamaktan fenalaştığımdan beri Çağan Irmak'ın ağlatan filmlerine mesafeli davranıyorum. Karışık Kaset ise mükemmel olabilecekken maalesef sıkıcı olmuş. Başrol oyuncusu çocuğu da pek sevmediğimden herhalde filmde çok sıkıldım. Halbuki müzikle ilgili bir filmin ilgimi çok daha fazla çekeceğini umut etmiştim. Benim gibi müziksiz yaşayamayan biri için güzel konu tabii. 

Kasetlerin son şaşaalı yıllarına denk gelen son kuşak biziz sanırım. Ben de ilk aldığım kaseti hatırlıyorum, sonra hala çok sevdiğim; radyodan kayıt yapabilen teybime kavuşunca da dünyalar benim olmuştu. Kaset almak konusunda prensibim bir albümün en az 2 şarkısını çok beğenmekti. Kasetlerin çoğu zaman heyecanla dişlediğimiz ya da anahtarla ucunu açmaya çalıştığımız plastiklerini bir an önce yırtmaya çalışmak; kartonetleri incelemek (hele 8-9 yaşındayken Tarkan kasetiyse;resimlere bakıp Tarkan'lı hayallere dalmak) güzel heyecanlardı. Yalnız ben şimdiki teknolojiyi daha çok seviyorum. Hem kitap hem müzik konusunda zaman zaman yoksunluk krizine girebildiğimden bazı şarkıları o anda dinlemem gerekiyor, şu anki müziğin ve sanatın erişilebilirliğinden dolayısıyla çok memnunum. 

Karışık kaset doldurma konusunda şimdi High Fidelity varken bu Karışık Kaset pek yavan kalmış. Filmde tek hoşuma giden İçimdeki Fırtına şarkısının hikayesi oldu. Melih Kibar'ın fırtınada yazdığı melodiye Çiğdem Talu melodinin fırtınada yazıldığını bilmeden İçimdeki Fırtına diye söz yazmış. İki kişi arasındaki telepati, sessiz bağlar önemlidir. Sonra Melih Kibar ve Çiğdem Talu'nun hikayelerine baktım. Çiğdem Talu Melih Kibar'dan büyük diye hep ilişkilerinden çekinmişler, hatta sonunda da ayrılmışlar. Yusuf Atılgan ile eşinin de arasında yaş farkı varmış mesela; ama erkek büyük olunca nedense hiç ses edilmiyor. Toplum baskısı altında ezilmiş aşkların hikayelerini okuyup dinleyince içim buruluyor. 

Film çok güzel olabilecek bir konuyu heba ettiği için üzüldüm. Bir de filmde piyano hocam Maria Rita Epik'in karşıma çıkmasına sevindim.



15 Kasım 2014 Cumartesi

Kaybolmayalım diye

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."


Bugün bu yıl nobel ödülü alan Modiano'nin son romanını okudum. Kitap fena değil; çok  sevmedim ama polisiye yönü ağır basmasa da  yine de insanı merak ettiren bir polisiye . Bence  kitap daha ziyade anılar ve insanın hayatının değişik dönemlerinden bahsediyor. Yaşlı bir adamın unuttuğu çocukluğu ve gençliği. Zaman benim için de çok mühim bir mevzu;     üzerinde konuşmaktan bıkmadığım bir konu. Üniversitede Tanpınar'ın zaman algısı ve Bergson kitaplarıyla haşır neşir olmuştum. Bergson'un Le temps et la simultaneité'sini okuyup anlamaya çalışıyordum; şimdi aklımda pek bir şey kalmamış. Modiano'nin kitabının kahramanı anılarının peşinden gidiyor. Benim için anılarım mühim şeyler; günlük yazdığım için hafızam da anılarımla dolu. Unutmayı sevmiyorum. Halbuki bazen büyük kaçış; uğruna mükemmel şiirler yazılacak kadar değerli bir şey unutmak (Ey unutuş! kapat artık pencereni-bu şiirin başlığı ispanyolca; ben de çok seviyorum başlıklarımı başka dillerde yazmayı). 

Bugün bu romanı okuyunca (Pour que tu ne te perdes pas dans le quartier romanın adı) aklıma Otuz Beş Yaş şiiri geldi. Ne kocaman bir adamdı ömrünün yarısında otuz beş yaşındaki Cahit Sıtkı Tarancı. 6 yıl sonra 35 olacağım ben de; bugün bu şiiri okuyunca sanki büyüdüğümü anladım. Şiirde aynaya bakıp kendine yabancılaşıyor şairimiz. Ben aynaya bakınca kendime yabancı hissetmiyorum henüz, bilmiyorum yaştan mı yoksa yaşlarımı daha idrak ederek yaşamaya karar verişimden mi. İnsanın kendini bedenine ait hissetmediği dönemler oluyor. Ergenlik döneminde bu hissi çokça yaşadığımı ve tasavvufla belki de o yüzden o dönem çok içli dışlı olduğumu sanıyorum. Beden bir kafes; biz ruhtan ibaretiz. Öyle miyiz? Öyleyse bile bedeni kafes değil de üzerinde ya da içinde konakladığımız bir ev olarak görme fikrine daha sıcak bakıyorum. 

Zaman diyordum; Avusturya'da kültür şoku yaşadığım tek konu olan zaman. Avusturyalılar için zaman çok net biçimde ölçülüp biçilebilen planlanabilen ve tamamen insanın efendisi olduğu bir şey. Bizde ise zaman mı bizim efendimiz yoksa biz mi zamanı hiç kontrol etmek istemiyoruz bilemiyorum. Hangisi daha iyi onu da bilemiyorum. Burada sürekli takvimlerle randevularla; 15 geçe buluşmak üzere verilen ve tam da 15 geçe buluşulan toplantılarla yaşamaktan biraz bıktım. Bağlanma korkusu olan bir erkek gibi hissediyorum kendimi karşımdaki Avusturyalı bana bundan 6 ay sonra perşembe günü müsait olup olmadığımı sorduğunda; boğuluyorum, giydiğim kıyafetin yakası boğazımı sıkıyor. Bununla ilgili farklı kültürlerin zaman anlayışlarını inceleyen çok güzel bir yazı vardı. Avusturyalılar da bize tahammül edemiyorlar tabii. Son dakikacılığımız ve planlamadan uzaklığımızla çıldırtıyoruz insanları. Patronumla birlikte Türkiye seyahati yapacağımızda; gerekli randevular için ben bir Avusturyalı gibi insanları 4 hafta önceden aramaya başladım (ki aslında bu Avusturya için kısa bir süre). Bizim Türklerin bana verdikleri cevapları yazıyorum : "Ne bileyim olur herhalde, 4 hafta sonra diyelim ama siz 2 gün önce tekrar arayın"; "4 haftaya kim öle kim kala"; "Lütfen geleceğiniz hafta arayın 4 hafta gibi uzak bir tarihe randevu vermem imkansız." Patrona bunları anlatmam elbette zor oldu; adam benim işi salladığımı bile düşündü başta. Sonra son dakikada ayarlanan toplantılar tıkır tıkır işleyince o da şaşırdı. 

Zamanın bu kadar kültürel bir şey olduğunu gördükçe daha da ilgimi çekmeye başladı. Zaman konusunda emin olduğum tek bir şey var; izafi zamanımızı istediğimiz gibi eğip bükmek bizim elimizde. Ayrıca her yaştaki halimizi de cebimizde taşıyoruz; içimizdeki çocuk veya genç kız yahut öğüt veren yaşlı kadın olmak da bir seçim. Herkesin günleri sayılı ama aklımız ve ruhumuzla yaşadığımız zaman sonsuz bir şey. Tanpınar da çok büyük bir adam. 

"Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim."


13 Kasım 2014 Perşembe

Qualcosa di grande

Sene 2000, ben 14 yaşındayım; babamın karşısına dikildim:"Baba bana 75 milyon lazım". O zaman için büyük para, herhalde şu anın 750 lirası filan gibidir. Babam tabii şaşırdı, ne yapacaktım ben o kadar büyük parayla? Yapacağım şey sonuç olarak İtalyanca kursu çıktı. Cumartesileri sabah erkenden kalkıp üşenmeden kursa gidiyordum. İnsan sevdiği bir şeyle uğraşınca yorgunluk filan dinlemiyor. Fransızca'nın yardımıyla İtalyanca'yı çok kolaylıkla öğrendim; hatta dönemde en başarılı öğrenciye verilen bursla Floransa'ya dil okuluna gitme hakkını kazandım. Bursun zor tarafı tek başıma gidecek olmamdı. Annemin tereddüt ettiğini ve yalnız başıma göndermek istemediğini hatırlıyorum. O dönem Alsancak'taki İtalyan Kültür Merkezi'nin müdiresi Lea Hanım anneme beni mutlaka göndermesini, Floransa'nın küçük bir kent olduğunu; bu bursu kazanmanın mühim bir şey olduğunu saatlerce anlatınca annem yüreği çokça pırpır ederek beni göndermeye razı oldu. Ben kursa giderken sınıf arkadaşlarımın çoğu opera sanatçısıydı, herhalde Türkiye'de operayla uğraşanları benim kadar tanıyan az olmuştur. Kilo almaya çalışıyorlar gerçekten. Neyse; ben bursu aldım ve Floransa yolunu tuttum. 15 yaşında elimde valizim; çantamda annemin her hafta harcamam için tek tek zarfta ayırdığı paralarım ( o zaman liret vardı tabii), gizli kesemde yedek param ve pasaportumla büyük heyecan ve telaş içinde Floransa'ya indim.

Okuldan birileri beni karşıladı; 1 ay boyunca yanında kalacağım yaşlı kadının evine teslim ettiler. Oda arkadaşım kemancı bir Hırvat kızdı, o olmasa ben o seyahati tek parça çıkaramazdım. Kız bana Croat dedikçe ben hangi memleketten olduğunu aslında anlamadan kafa sallıyordum. Sonra başucundaki Hrvatska yazan (böyle mi yazılıyordu bilmiyorum) sözlüğü görünce anlamıştım Croat'ın Hırvat olduğunu (kravat kelimesinin bu Croat'tan geldiğini söyleyeyim yeri gelmişken). Ertesi gün oda arkadaşım bana harita okumayı öğretti, sabah benimle birlikte o da okula geldi. Neşe içinde gezindim bütün gün, orda ayrıca dil kursunda olan arkadaşımla buluştum sonra eve dönüş vakti geldi. Geldi gelmesine ama ben her zamanki rotasyon kabiliyetimle evin yerini unutmuşum; bunu sonradan farkettim. Floransa'da girmedik sokak bırakmadım; bu pis İtalyanlar bir de adres sorunca bilmeseler de yarım saat konuşup sonra bilmiyorum diyorlar. Ağlamaklı en son bir cafeye girdim oturdum, evi aramaya başlamamın üstünden saatler geçmiş ben perişan bir köşede ağlamamak için uğraş veriyorum ama yaşlar süzülmeye başlamış. Böyle durumlarda büyük ananem Hızır'dan yardım ister. Ben de Hızır'dan yardım istedim; yardımıma elbette yetişti. Meğer salaklığımı kendim de bildiğim için adresi bir pusulaya yazıp cebime koymuşum. Largo Bellini Piazza Santa Croce, hala hatırlıyorum. En son hava karardıktan sonra evi zar zor buldum; telefona yapışıp ciğerlerim sökülürcesine ağlayarak annemleri aradım. "Ben kayboldum anne bugün gelin beni alın". Annem hep o gün kalp krizi geçirmediğine çok şaşırdığını söyler. Beni gelip almadılar tabii. Aslında benim yaşımda böyle kursa gidip geri giden çok oluyormuş. Evinde kaldığım yaşlı cadı da halime acıdı, bana güzel İtalyan kurabiyelerinden verdi. Sonrası güzel; Floransa müze cenneti. Her gün 2 müze geziyordum yine de bitiremedim Floransa'daki müzeleri. Şimdiki aklımla tekrar gitmek istiyorum. 

Sonra 22 yaşımda tek başıma Roma'ya gittim. Çok uzun süreden sonra tek başıma ilk kez yurtdışına çıkışım. Termini'ye yakın bir otelde kalıyorum, tek başıma olduğum için akşam gezmeye korkuyorum; otelin yanında bir kilisede gidip opera dinliyorum. Yer yön duygum yine yok, harita okuyabildiğim kadar aklımda ezberliyorum otelden çıkmadan. 5 sokak düz sonra sola sonra sağa. Elbette yollar hep yanlış yere çıkıyor ama sonuçta Roma'dayım yollar başka nereye çıkabilir ki? Hayatımda özgürlük hissini kana kana içtiğim dönem Roma'da geçirdiğim o 3 gündür. Yurtdışında yaşamaya da o seyahatte karar verdim sanıyorum. İtalya'yı, İtalyanca'yı çok seviyorum. Roma'da en çok gezdiğim yerler kitapçılar. Bir kitabın kapağına en sevdiğim fotoğraf olan "A kiss by Hotel de Ville"i basmışlar. Sevgiyle kitabı elime alıyorum; bir bakıyorum ki kitap Nazım Hikmet'in İtalyanca şiirleriymiş. Bunu yazdım çünkü o an o kadar mutlu olmuştum ki; sanki çok eski bir tanıdık ben yalnız gezerken gelip arkadan gözlerimi kapatmış gibi. Yine kaybolarak ve yanlışlıkla bir yerlere geliyorum. Meğer orası Villa Borghese imiş. Caravaggio'yu ilk kez orda görüyorum. Deliriyorum o tablolara, kaybettiğim yollar bazen iyi yerlere de çıkıyormuş. 

Yürüyerek Vatikan'a gidiyorum. Ben zaten bütün Roma'yı yürüyerek geziyorum. Tüylerim diken diken, katolik bir arkadaşımı arama ihtiyacı hissediyorum ordan. Farkediyorum ki o an benim bütün Hristiyan arkadaşlarım ortodoks. Bir sonraki gidişimde Andi olacak yanımda, bunu henüz bilmiyorum. Aşk çeşmesine attığım paranın her kuruşuna helal olsun demem gerek galiba burda. Vatikan'dan dönüşte artık ayaklarıma kara sular indiğini farkedip otobüse biniyorum. Elbette tecrübeli bir Stanbouliote olmanın etkisiyle ceplerim boş, çantama sıkı sıkı sarılmış vaziyette. Otobüse 10 kişilik sarışın bir erkek grubu biniyor. Birbirlerine işaret ediyorlar; anlıyorum ki Rumen veya Bulgar bir hırsız çetesi. Adam sinsice yanıma yaklaşıyor elini cebime atacakken benden eline tokadı yiyor. "Ben İstanbul'dan geliyorum benim çantamı çalamazsın" diye bağırıyorum adama. Adam şaşkınlık içinde "Scusi Signorina scusi scusi" diye benden özür diliyor. Korkarak otele gidiyorum. 

İtalya seyahatlerim özellikle Roma bence benim hayatımı değiştirdi. O 3 günlük Roma seyahatinden sonra İspanya'ya geçtim; bir ay orda kaldım ve çok eğlendim ama Roma'nın yerini tutmadı. Aslında bugün İtalyan edebiyatından bahsedeyim diye yazıya başlamıştım konu nerelere geldi. Bu da böyle bir anımdır diyerek bitireyim yazımı. Bir de 2000 yazında İtalya'da öğrendiğim ve çok sevdiğim bir şarkı paylaşayım. Ci vediamo!


11 Kasım 2014 Salı

Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi

 "It's that I've put my genius into my life; I've put only my talent into my works."

Yusuf Atılgan'ı ve eserlerini çok severdim ama bu hikaye beni etkiledi. Serpil Hanım ne ince ruhlu şair bir kadınmış. Seyyan Hanım da aşkı için şarkı söylemeyi bırakmış. Sanatın yeri sevgiyle dolunca pek pişmanlık olmuyor sanırım. Hislerini böyle incelikle anlatabilen insanları görünce kendimi pek kaba saba hissediyorum. Ruh zerafeti ne mühim özellik.

Serpil Hanım, başarılı bir tiyatro sanatçısı, başarılı bir şarkı yorumcusudur; ancak sürdüremez bu uğraşlarını.


"Ben on altı on yedi yaşlarındaydım. "Aylak Adam"ı okudum. O zaman Ankara'da yaşıyordum. Çok etkilendim. Yani, şöyle bir şey oldu; çok yakından tanıdığım biri duygusu gelişti. Kendimi çok yakın hissettim. Dünya görüşü, dünyaya bakışı beni çok etkiledi. Edebi anlamda da müthiş sürükleyici, inandırıcı, şiirsel, dili son derece temiz; çarpıldım. Dedim ki ben bu adamı bulacağım. Körse de, topalsa da farketmez. Ondan sonra da ne olur ne biter bilemem. "Aylak Adam"da da içten içe hissedersiniz; hem çok hoş biri, hem tekin değil bu adam dersiniz. Korkutucu bir yanı vardır. Belki yaklaşabilirsiniz, belki ele geçirebilirsiniz ama sonuna kadar da problem olacak biri olabilir. Çok rasyonel şeyler değil tabii. Sadece sezgiler. Ama aradım. Üç ay kadar Ankara'da iz sürdüm. Bulamadım. Kalktım İstanbul'a geldim. Bir arkadaşımın yardımıyla bir yayınevinden Manisa'nın bir köyünde yaşadığını öğrendim. Oturdum mektup yazdım. Çok gençtim, İstanbul'a gelmem bile sorundu. Manisa'ya gidemedim. O sırada "Aylak Adam" çok popüler olmuş, o da beş yüze yakın mektup almış. Hiç sevmezdi o tür şeyleri. Mektuplara baksın, cevaplar yazsın, ilgili değildi hiç. Bir tek bana cevap vereceği tutmuş. Sonra bir yıl kadar mektuplaştık. Sonra geldi İstanbul'da buluştuk.



Tünel'de buluştuk. Yusuf, karşıdaki geçitte bekleyecek ben de Tünel'den çıkacağım. Ben indim, baktım orada. Merhaba bile demedik. Birbirimize yürüdük, Viyana lokantasına kadar. Karşılıklı oturduk bir masaya. Aradan bir süre geçti, ikimiz de titriyorduk. Epey bir süre geçmedi. Böyle başladı işte.



Ben on yedi yaşındaydım, o otuz dokuz yaşında. İlk söylediği şey, sol görüşlü olduğuydu. Para kazanamayacağını düşündükleri için taviz vermeyeceğini vurguladı. Son derece önemliydi bizim için. İlişkimiz çok uzun sürdü. Ama çok geç evlendik. Ben otuz iki yaşındaydım evlendiğimizde. Para yok, pul yok, bende de yok, memlekette bir tarlası vardı, ortakçının işleyip, para yolladığı ufak bir tarla, hepsi o. Hiç para hesabı yapmazdı. O küçük paralarla istediğimiz şeyleri yapar, iki günde bitirirdik. Sanatçıydı tabii. Her şeyi görürdü. Kimsenin fark etmediği şeyleri, o havada görürdü. İyi yemek, en çok onu ilgilendirir. Aydın diye hiçbir şeye tepeden bakmazdı. Yaş farkı bir yandan, hapse girip çıkmış bir yandan, zordu ilişkimiz. Benim de bir tiyatro sürecim vardı. Yusuf, çok saygı duyardı buna. Hiç kimse desteklemedi. Aslında ailede beni anlayacak biri vardı. Babam. Ama ben o zaman yeterince olgun değildim. Babamı tanımıyordum. En çok babam yıkıldı, ama beni en çok o anladı.



Herkes Yusuf Atılgan'ı köy yazarı olarak tanımlıyor. Vurgulanan bir şey bu. Ama çok kentli biriydi. Ailesi göçmen. Babası kol memuru. Manisa yakılıp yıkılınca, yakın bir köye kaçılmış. Orada yaşayan herkes gibi klasik bir Türk ailesi gibi değildiler zaten.Göçmen olmalarının da önemi var.



Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan ayrılan grupla, Antigone'yi oynadım. Genco'yla (Erkal) çalıştım. Ağabeyim Durul Gence'yle iki yıl kadar müzik çalışmalarım oldu... Sonra bıraktım. Bir sürü neden var tabii. Aslında çok da başarılı oldum. Bir bütünlük bulamadığım için bıraktım. Ekip işleri, bütün bu çalışmalar ve kendimi ait hissettiğim bir çalışma olamadı. Anlayış, saygı, özveri gerektiren çalışmalardı ve çok az insanda bu vardı. Aradığım bütünlük yoktu. Oyunculuğun çok acısını çektim. Bırakma süreci sancılı geçti.



Eğer bırakmasaydım, kendime yabacılaşacaktım. Bedeli, sevememek, sevilememek olacaktı. Bunu istemedim. Böyle bir şansım oldu. Bunun farkına vardım. Ondan sonra Yusuf'la evlendim. Bir kez bile arkama bakmadım. Hemen de Mehmet doğdu. Sanatın yerine koyabileceğim tek şey sevgi olabilirdi. Hepsi Mehmet'e ve Yusuf'a gitti. Hayatı sürdürmek için para kazanmak gerekti, ben çalıştım bizim evliliğimizde. Zaten öyle konuşmuştuk. Antikacılık yaptım el yordamıyla. Büyük paralar kazanmadım ama geçindik. Öte yandan da evliliğimi korudum. Yusuf ve Mehmet, hep ön planda oldu. Yusuf güzel yemek severdi. Kötü bir yemek asla yemedi. Huzurlu ve mutluydum yaptığım seçimden. Dediğim gibi hiç arkama bakmadım.



Yusuf, kavgadan gürültüden hiç hoşlanmayan bir adamdı. Ağırbaşlı, ağırlığı olan biriydi. Hiç kimseden çekinmedim ondan çekindiğim kadar. Son derece ilgili, ama maço yanları hiç olmayan bir adamdı. Dakik, disiplinli biriydi. Dörde on kala dediyse ve saat dörtse ölmüş olduğunu düşünebilirdiniz. Sakinliği severdi ve kendi yıldızında yaşardı. Köşede kocaman bir berjer koltuğumuz vardı ve o orada okurdu. Yemeklerini saatli yerdi. Öğün aralarında hiçbir şey yemezdi. Çok ayık bir adamdı. Ben hep diyorum ki, biz hepimiz uyur gezeriz. Saat takmazdı mesela, ama saatin kaç olduğunu bilirdi. Saati kol saatiydi ama cebinde taşırdı.



Hiçbir şeyini bir yerde unutmazdı. Son derece sorumluluk alırdı. Mehmet'i istemedi önce. "Dede olacak yaşta adam, baba olmuş" derler, dedi. "Ne zamandan beri başkalarının düşünceleriyle yaşıyoruz!" dedim, ben de. Çok güçlü bir adamdı. Anlatmak çok zor. Yaşadıklarından sonra hâlâ dimdik ayakta olması mucize gibiydi sahiden de. Yusuf, her şeyi silip götürdü. İnsan yanı çok ilgi çekici biriydi. Yirmi dört yaşında gencecik biriyken tutuklanıp, duygularının hesabını vermek zorunda kalmış. Nabzı atan her genç, etkilenir eşitsizlikten. Çok sıcak bir insandı. İnsanı, her şeyin üstünde tutardı. Yaşam haklarının elinden alınması ağır bir şeydi. Ayaktaydı. Üstelik sapasağlam. Bu bile çok büyük bir başarıydı. Öyle zordu ki hayat, arkadaşlıklar bile neredeyse lûtuftu. İnsanları da alıyorsunuz elinden. Dostlukları, arkadaşlıkları...ne kalır ki? Çok sağlam bir adamdı. Zaman zaman kıskandığımı itiraf etmeliyim. Bazen de hayattaki bu sağlam duruşunda bir katkım olmuş mudur diye düşünürüm. Yazdıkları kötümser. Ama müthiş bir yaşama sevinci vardı. Neşeli, mutlu bir adamdı. Mizah duygusu çok gelişmişti. Kadınları çok seven, saygı duyan bir adamdı. Alçakgönüllüydü. Edebi konuşmalardan kaçardı hep. Hayatın kendisiyle ilgiliydi daha çok. Evlenmek istediğim, çocuğum olsun dediğim tek erkekti Yusuf. O olmasaydı evlenemezdim de sanıyorum. Sinemaya çok ilgisi vardı, iyi bir izleyiciydi. Vasatı asla yeterli bulmazdı. Kötü bulduğu bir şeye zaman harcamayı anlamazdı. Benim hayatımda Yusuf gibi bir insanın sevgisi her şeyin üstündeydi. Aslında hayat çok sade bir şey. Öyle olağanüstü şeyler de yaşamak gerekmiyor.



Parasız zamanlarımızda futbol yazarlığı yapmak istedi. Ama olur mu hiç dediler. Koskoca Yusuf Atılgan... Halbuki bence yepyeni bir soluk getirebilirdi spor yazılarına... Çok ilgilendi Yusuf, Mehmet'le. Uykularından kalkar, severdi. Onlarla yaşamak bana iyi geldi. Dedim ya; buradaki sevgi, her şeye değdi."

...



Sıddık Akbayır / Bütün Hatıralar Islaktır


7 Kasım 2014 Cuma

Yoga

"Good artists copy, great artists steal"

Ben de bugünkü konumu günlük hayatı çok güzel anlatan yazarımızdan çalmış olayım. Sanatçı olduğumdan değil tabii. Yoga ve pilates ilginç sporlar. Benim gibi spordan nefret eden, hayatındaki en yakın arkadaşlarını spor yapamamasına borçlu olan biri için gerçekten ilginç sporlar. G. ve S. ile voleybol oynayamadığımız için başlayan arkadaşlığımız. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin ebeveynlerinin söylediğini değil yaptığını yapıyor. Profesyonel sporcu babanın aşırı kabiliyetsiz kızı olarak annem de pilateste ilerleyince ben de pilatese başladım. Reformer pilates sınıfça yapılmadığından seviyorum. Tek başımayım, ilk başladığımda tek başıma olmama rağmen eğitmenin halime gülmesi de benim kendime yarattığım spor engellerinden biri sanırım. Kendimi 5 yaşında bale sınıfında hatırlıyorum. Başrol alamadığım tek anaokulu gösterisi bale. Sinir geliyor üstüme, kolaylıkla yapamadığım şeylerden hala kaçışım bundan. Fazla uzatmayayım gerisi bir kısırdöngü, her sporu denedim her birinden ayrı ayrı nefret ettim. Belki tenis ve yüzme bir nebze. Sonra çok sonra yıllar sonra pilates gelecek. Vücudumu tek tek kas kas (muscle by muscle mesela burda daha şık dururdu) kontrol edebildiğimi göreceğim. 

Sonra yoga sınıfı, Her şeyin en zorundan başlamam gerek tabii, Kendimi ashtanga yogaya atıyorum. Yanımda 70lik delikanlılar amuda kalkıyor. Beden dersinin korkulu kabusu. Az kalsın boynumu kırıyordum. Şimdi biri ayaklarımdan tutunca amuda kalkabilmemle korkularımın üstüne gitmeyi başarmamın bir ilgisi olmalı. Yogaya ilk süslü püslü hukuk bürosunun müvekkil kapalım diye bizi üye ettiği süslü püslü Viyana'nın en şık (bu Avusturyalılar schiki miki diyorlar) spor salonunda başlıyorum. Aşırı sağcı politikacı Strahe ile ilk karşılaşmam da orda. Nasıl pis pis sırıtıyor pislik ırkçı. Neyse yine konumdan sapıyorum ( Hors contexte der sınav kağıdımın üstünü çizerdi şimdi Fransızca öğretmenimiz Madame Sanchez). Çok hırslı yuppielerin ve çok zengin esnek yaşlıların arasında yoga sınıfında downward facing dogda kollarım acıyarak durmaya çalışıyorum. Onlar amuda kalktıkça ben child pose'a sığınıyorum. Sonra evin orda gerçek yoga stüdyosu. Annesi yogini olduğu için 6 yaşından beri yogayla haşır neşir olan, tüm sorunlarımızın sandalyede oturmaktan ve yere yalınayak basmamaktan kaynaklandığına inanan yoga hocamın esnekliğini izliyorum. Bir erkeğin bedeni bunca esnek olmalı mı? Yaşı genç ama saçı uzun ve beyaz. Sesi çok dingin. Ommmlamaya başlayınca beni gülmek tutuyor. Seans bitiyor, yoga bir yarış değil, süslü püslü spor salonunda gösteriş yapan yuppielerin yarışı hiç değil. Bu sefer ayaklarım yere değiyor, Jacques Brel köpeğinin gölgesi olayım deyince üzülüyoruz, gönüllü olarak yere bakan köpek olurken kimsenin aklına gelmiyor. Yerde yatıyorum en son, yorgun ama mutluyum. Ciğerlerim sigara içmediğim için bana gülümseyip teşekkür ediyor. İlk kez bir sınıfta yapılan sporu seviyorum.

Bedeutungslosigkeit

Büyük büyük konuşuyorum, yok artık kitaplardan etkilenmeyecekmişim yok artık dışardan bakarak okuyabiliyormuşum. Sonra bir kitap bir yazar çıkıyor bu dediklerimin hepsini unutuyorum. Vüs'at O. Bener beni aldı, yerden yere çarptı, hala da süründürüyor. Sanki yazmak istediklerimi almış yazmış, başka hikayelerin arasından çıkıp gelip benim kalbimi mengeneyle sıkıştırmış gibi. Soğukalgınlığım geçmiyor bir türlü. Kitap hakkında atıp tutamayacağım, Bay Muannit Sahtegi'nin notlarıyla başladım, galiba adı Murakami'yi çağrıştırdı. Safım ben, Murakami de kimmiş? O günden beri diğer kitaplarının arasında kayboldum, hepsi ayrı bir tarafımdan tuttu çekiyor. Buzul çağının virüsü mü yoksa Dost Yaşamasız mı bilmiyorum ama en çok Buzul Çağının Virüsü. "Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim bir kaçını gönderiyorum." "Hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!" İyi ki bu metinlere üniversite zamanımda rastlamadım. Şimdi bile bu kadar çarpıldıysam o zaman kimbilir nasıl olurdum." Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz güzel adamım! " Nefes nefese kalıyorum ben bu kitapları okurken çok yoruldum. Okuması anlaması zor diyorlar. Anlaması zor değil, sindirmesi zor. Çok yoruldum. Ben bu kitapların yorgunuyum. 

3 Kasım 2014 Pazartesi

Tolle

"- Sadece huzur içinde var olabilmek ne kadar güç, değil mi Profesör?"

Eşzamanlı birçok kitap okumanın faydasını en çok gördüğüm bir zamandayım. Bir yandan Cosmos belgeseli izleyip, Hawking'in basit dille anlatmaya çalıştığı çok karmaşık şeyleri anlamaya çalışırken Eckhart Tolle imdadıma yetişti. Bu hafta içinde kendisinin 3 kitabını okudum, hala da sonları bitmedi okuyorum. Evrenin büyüklüğü ve dünyanın küçüklüğü, Carl Sagan'ın meşhur mavi noktası, genişeyen evren... İnsanın kendini her şeyin merkezi sanmasından birden koskocaman bir evrende bir zerre kadar bile yer kaplamadığını keşfetmesi. Bunlar insan bilincine ağır gelen şeyler. Tam da o koca evrende neden varız ve olmamız neyi değiştiriyor derken işte Tolle bu sorularıma cevap verdi. Ben en çok "Varolmanın Gücü"nü beğendim. Tolle bunu Şimdinin Gücü'nden sonra yazmış ama bence kendisini okumaya Varolmanın Gücü ile başlamak daha açıklayıcı.

Çok küçükken keşfettiğim ve bu blogda da bahsettiğim fakat ne olduğunu tam çözemediğim bir şey var. İnsan kendi değerini bir şey üzerinden ölçmeye kalktığında işler sarpa sarıyor. Para, güç, karşı cins tarafından beğenilmek, güzellik, gençlik. Bunu en kolay gözlemleme yolu para. Kendi değerini para ile ölçen birinin kendinden bir nebze zengin birinin yanında eğilip büküldüğünü gözlemlemek ne kolay. Ya da daha zoru, güzel veya çekici olduğuna ancak başkası söyleyince inanan insanlar. Yalnız kalmanın sevgilisiz dolaşmanın değerlerini anında bitirdiğine inanan insanlar. İlişki bağımlılığın en büyük sebebi onaylanma ihtiyacı. Neyse konum bu değil, küçüklükten beri fark ettiğim şey işte insanı en çok üzen şeyin bu değerlendirme yanlışlığı olduğuydu. Tolle bunun adını çok güzel koymuş. Varolmanın gücü. Varoluş sıkıntısı değil varolmanın gücü. Yalnızca varolduğumuz ve bu koca evrende bir katre de olsak "var" olduğumuz için güçlü ve değerliyiz. Cosmos, universe, multiverse... Evet çok büyükler ama biz de o büyük şeyin bir parçasıyız. Kısa yazdım çünkü bu kadar basit. Varım o halde güçlüyüm. Varım o halde mutluyum. Var olmak iyi bir şey, 29 senenin sonunda bunu anladım.

Teorik matematik ya da fizik okumayan aklımı seveyim.

ps: Hayat gerçekten komik tesadüflerle dolu. Kitabı henüz bitirmediğimi söylemiştim. Bu yazıyı bitirince kitaba geri döndüm. Hawking'in yarattığı sorulara bir şekilde bu kitapla cevap buldum diye biraz önce yazmıştım. Kitaba geri döndüğümde şu bölümle karşılaştım ( o kadar hayret ettim ki kitabın bu bölümünü kopyalamadan kendim yazıyorum) :

Yetmişli yılların sonlarında, Cambridge Üniversitesi'nin kantininde her gün bir iki arkadaşımla birlikte yemek yerdim. Bazen yakındaki masalardan birinde tekerlekli sandalyeye mahkum bir adam otururudu ve genellikle yanında üç dört kişi daha olurdu. Bir gün tam karşımdaki masaya oturduğunda, elimde olmadan yüzüne baktım ve gördüğüm şey karşısında çok şaşırdım. Adamın bütün vücudu felçli gibi görünüyordu. Vücudu çok zayıftı ve başı sürekli öne eğik duruyordu. Yanındaki insanlardan biri ağzına dikkatlice yemeğini koyuyor, büyük bir kısmı tekrar dışarı dökülüyor, başka bir adamın tuttupu küçük bir tabağa düşüyordu. Felçli adam arada bir anlaşılmaz sesler çıkarıyordu ve biri kulağını onun ağzına yaklaştırığ inanılmaz bir şekilde ne dediğini anlayarak tercüme ediyordu. 

Daha sonra arkadaşıma adamın kim olduğunu sordum. "Bir matematik profesorü" dedi. "Etrafindakiler de öğrencileri. Zaman içinde vücudunun her yanına yayılan bir sinir hastalığı var. En fazla beş yıl ömrü olduğu söyleniyor. Bir insanın karşılaşabileceği en kötü kader olmalı. 
Birkaç hafta sonra, ben binadan çıkarken adamın içeri girdiğini gördüm ve elektrikli sandalyenin girebilmesi için kapıyı tuttuğum sırada gözgöze geldik. Adamın bakışlarının ne kadar net olduğunu görünce bir kez daha şaşırdım. Hiç de mutsuz birinin gözlerine benzemiyordu. Direnmekten vazgeçtiğini hemen anlamıştım; tam bir teslimiyet halinde yaşıyordu. 

Yıllar sonra bir bayiden gazete alırken son derece saygın bir uluslararası haber dergisinin ön kapağında yüzünü görünce çok şaşırdım. Hala hayatt olması bir yana aynı zamanda dünyanın en ünlü fizikçisi olmuştu. O adam Stephen Hawking idi. Yıllar önce gözlerine baktığımda hissettiğim şeyi doğrulayan çok güzel bir yazı vardı. Şimdi bir ses cihazı kullanarak konuşabiliyordu ve muhabire şöyle demişti : "Kim daha fazlasını dileyebilir ki?"

2 Kasım 2014 Pazar

Alıntı

"Çene çene çene! Bıktım usandım. İftira atmakta da üstüne yok. Ben seni büyük adam olacak, koltuklarım kabaracak diye sevmişim öyle mi? Yazıklar olsun! Ben senin ince ruhuna, şair tabiatına tutulmuştum aptal!"

31 Ekim 2014 Cuma

La raison du coeur

Bu sefer edebiyat dışı bir konuyla ilgili yazmak istiyorum. Son yıllarda en çok ilgimi çeken konulardan biri beynin işleyişi, bilinç, kendi kendimize yarattığımız algı ve dünya. Elbette beynin işleyişiyle ilgili yalnızca pop bilim kitapları düzeyindeyim. Beynin işleyişiyle ilgili Incognito, Hardwiring Happiness ve Subliminal önerebileceğim pop neuroscience kitapları. Incognito'da insanın beynini incelemesini bir bilgisayarın webcam aracılığıyla içine bakmaya çalışması olarak anlatmaya çalışıyordu. Subliminal ise bu kitapların içinde beni en çok etkileyen oldu sanırım.

Subliminal "bir ben var benden içeri"deki "ben"i açıklamaya çalışıyor. Bu konuda içgözlemle yazar ve filozofların ulaştıkları noktalar çok ilgimi çekiyor. İçgözlem yoluyla asla hücrelerimizi, sinir sistemimizi hayal edemiyoruz ama bilinç şeklimizi hayal edebiliyoruz. İlginç.

Burada beni ilgilendiren kısımlardan biri beynimizle nasıl iletişime geçebileceğimiz. Açıkçası beynimize doğrudan komut vermeyi başardığımızda Matrix'in gerçek olacağını düşünüyorum. Işınla beni Scotty gibi yani bence "dil öğren" dediğimizde öğrenebilen bir beyin fena olmazdı. Bu blogda hep mutluluğu seçmekten bahsediyorum. Bunda da beyni telkin etmenin payı var. Şu anda beyinle iletişim kurmamızın tek yolu telkin, belki ileride bir çip ya da hap aracılığıyla bu işi kolaylaştırmamız mümkün olabilir. Subliminal'i yazan Mlodinow, Hawking'in birlikte çalıştığı biri. Onun da kitapta iddia ettiği şey, dünyayı tamamen kendi algı süzgecimize göre şekillendirdiğimiz. Dali'nin şu sözünden bahsediyor Mlodinow : "Every morning upon awakening, I experience a supreme pleasure: that of being Salvador Dalí, and I ask myself, wonderstruck, what prodigious thing will he do today, this Salvador Dalí." 

Dali, Dali olduğu için mi bu soruyu kendine soruyordu yoksa bu soruyu kendine sorarak beynine bunu telkin ettiği için mi Dali oldu? Telkin yoluyla ben de hayatımda çok şeyi değiştirdim, daha mutlu ve daha tatminkar bir insan oldum. Bu açıdan telkinin ve hayal kurmanın gücüne çok inanıyorum. Kindle aldığımdan beri durdurak bilmeden kitap okuyorum. "The power of now", kişisel gelişim görünümlü değişik bir kitap. O da bu farklı bilinç düzeylerinden bahsediyor. Bilinç ve beyin işleyişi ile ilgilenmeye başladığımdan beri kesinlikle fark edip emin olduğum bir şey var, gün boyunca aktif olarak düşündüğümüz ve aklımızın içinde neler olup bittiğini gözlemlediğimiz anlar çok kısa. Günler otomatik pilotta akıp geçiyor. O nedenle bu telkin işinin otomatik pilotu doğru yere yönlendirme konusunda yardımcı olduğunu da es geçmemek gerekli. Kendi hayatımızı kendi algımız çerçevesinde yaşıyoruz, algıyı değiştirmek ise hem basit ama bir o kadar da zorlu bir yolculuk. What prodigious thing will you do today? 



20 Ekim 2014 Pazartesi

Bihter

Eski Türk edebiyatını ziyadesiyle severim. Araba Sevdası’ndan başlayarak çoğunu da okuduğumu sanıyorum. Yalnız itiraf etmem gerek ki Aşk-ı Memnu’yu yalnıza Selim İleri seçkisinden bir parça olarak okumuştum. Kitabın tamamını okumaya diziyi çok severek izledikten sonra karar verdim. Yurtdışında insan bazı şeylere daha çok sarılıyor, ben de burada bir iş yaparken arka planda sevdiğim dizileri izliyor veya dinliyorum. Aşk-ı Memnu da bunlardan bir tanesi. Bence romandan günümüze aktarımı çok başarılı, zaten dizi de o yüzden bu denli efsane oldu. Beren Saat’in ve Peyker’in güzellikleri, o zamanlar pideye benzese de Kıvanç Tatlıtuğ faktörü ama en çok Bihter’in tutkusu herkesi bu diziye bunca meftun etti.

Dizideki ve kitaptaki Bihter birbirinden aslında temelde farklı. Müjde Ar tam anlamıyla romandaki Bihter iken ben Beren Saat’in yorumunu da çok seviyorum. Mesela dizide öne çıkan “ölüyorum anlasana” sahnesinin çok benzerini kitapta görünce şaşırdım. Kitaptaki Bihter 22 yaşında, 50’sini devirmiş bir Adnan Bey ile evleniyor. Hikayenin çoğu çok benzer olsa da ayrıldığı temel noktalar var. Kitapta Mlle. de Courton ihtiyar bir kadın, Adnan Bey’den herhangi bir aşk beklentisi yok, diziden farklı olarak Bülent tarafından aynı şekilde sevilmiyor. Kitaptaki Bülend, yaşlı kadıncağızla alay etmekten imtina etmiyor. Bu da dizide bence kilit bir nokta.

Kitap ve dizi Bihter’lerinin temel farkı çıkış noktaları. Kitap Bihter’i ancak evlendikten sonra kendini ve bilhassa vücudunu keşfeden, 22 yaşında tazelik ve kendi güzelliğiyle başı dönen, Adnan Bey’le izdivacında en temel olarak parayı alan fakat kendi narsisisizminden başı dönen ve bu körpe vücuda yaşlı bir kocayla yazık ettiğini düşünen bir kadın. Behlül ile ilişkisi de tamamen fiziksel olarak başlıyor. Dizi Bihter’i ise annesinden intikam almak, belki horlandığı ve dışlandığı kendi çevresinden kaçmak için, belki de maddi mülahazalarla evleniyor Adnan’la. Sevgisi de eksik değil. En yaralı olduğu anda ona tamamen ve yalnızca kucak açan baba modeli Adnan’a kaçmasıyla bir taşla on kuş birden vuruyor. Amerika’da okumuş, 24-25 yaşındaki aşırı güzel Bihter’in ilk sevgilisinin Adnan Bey olduğunu düşünmek gibi bir safdillik yapacak değiliz. Annesinden de onun şehvete düşkünlüğünden de nefret ediyor Bihter. Adnan’ın sakin ve huzurlu kollarında bir nevi Madonna olarak, iki tane kazık kadar çocuğa o genç yaşında müşfik annelik yaparak kendini temize çekecek.

Firdevs Hanım her şeyin ve bilhassa insanların değerinin parayla ölçüldüğü bir çevreden geliyor. Benim İzmir’i sevmememin başlıca sebebi budur ve Firdevs’in davranışları birebir düşmüş bir eski zengini yansıtıyor. Bu tür ortamlarda iflas etmek vebayla eş değer sayıldığından iflas eden zenginin yanındaki sözde dostları çil yavrusu gibi dağılır. Firdevs’in de etrafa bir şey çaktırmaması bana çok tanıdık gelen bir şey, iflas etmesine rağmen en merkezde kredi borcuyla lüks evde oturup eski tanıdıklarına kuyruğunu dik tutma çabalarındaki insanları hatırlatıyor. Bihter’in de bu denli tecrit edilmesi kendini yalıya ve Adnan’a kapatmasının altında da bu neden var. Maddi güçleri olmadan o çevrede esameleri bile okunmaz. Kitapta bu kısımda Bihter biraz daha yüzeysel, alabileceği esvapların hayaliyle büyüleniyor daha çok.

Kitaptaki Bihter’in Behlül’ tutkusu aslında çok kolay açıklanabilecek bir şey, tamamen fiziksel bir tutku. Bu nedenle çok şaşırarak bir dizi kahramanının kitap kahramanına göre dönemsel koşullar gereği de olsa daha derinlikli bir aşk yaşadığını görüyoruz. Dizideki Bihter de elbette Behlül’ün yakışıklılığına gençliğine tav oluyor, fakat o aşkın devamında daha farklı şeyler var.

Behlül kitapta kendi felsefesi olan bir karakter, amcasında da dizideki Behlül kadar bağlı değil. Vicdan azabıyla ezildiğinde de kendi tuhaf felsefesiyle kendini hemen rahatlatmayı beceriyor. Kitapta da Bihter onun için tensel bir aşkken Nihal’e bir anda gerçekten tutuluyor. O açıdan dizideki Behlül’ü çok daha kişiliksiz buldum. Bütün ailesini garip bir aşk uğruna ve belki amcasına karşı geliştirdiği, karşılıksız iyiliğinin altında sürekli ezilmesi yüzünden sahip olduğunu düşündüğüm Ödip kompleksinden yaptığı şey kabul edilecek gibi değil. Adnan’ın Behlül üzerinde belki de farkında dahi olmadan uyguladığı güç oyunlarının altında ezilen Behlül’ün pek o kadar da muhteşem olmayan intikamı mı acaba bütün dizi? Bunu erkekler açıklasın, erkeklerin baba figürleriyle olan tuhaf ego yarışlarını kadınlar bence hiç tam manasıyla anlayamayacak.

Yasak aşkın saf tutkunun peşinden gitmesine rağmen herkes dizide Bihter’e acıdı ve onun tarafında durdu. Aşkına sahip çıktığı ve yaptığı şeyin bedelini ödemeyi göze aldığı ve sanırım çok güzel bir kadın olduğu için. Bihter’i sanırım gerçek hayatta tanısam hiç sevmezdim ama iç dünyasını görebildiğimiz bir kahraman olarak kendisi seviyorum. Kitap kahramanı olarak ise biraz sığ buldum kendisini, çok hayranlığımı kazanamadı. Dizideki Bihter’ kızdığım yön Behlül’ü de beklemeden boşanmaması. Bunda da playboylara meze olursun diyen annesinin elbette payı var. Bihter her ne kadar annesinden nefret eder görünse de dizide Firdevs Hanım’ın her dediğinin etkisinde kalıyor, annesinin her dediğinde bir doğruluk payı olduğuna inanıyor. Maddi durumları ve Firdevs Hanım’ın kötü şanı yüzünden içinde hapis oldukları tecrit hayatı nedeniyle de yalnızca Bihter Peyker ve Firdevs olarak bir yakınlık içindeler. Etraflarında dost görünen herkesten irili ufaklı kazıklar yedikleri için Bihter’in kendini tarafsız yakın bir dostuna açması da mümkün değil.

Tecrit deyip durdum ama dizide herkes izole ve yalnız. Nihal’in yalnızlığı da dizide dikkat çekici, sanki Adnan Bey’le alakası olan herkes kesif bir yalnızlığa gömülmek zorunda. Dış dünyayla canlı bir ilişkisi olan o fasit daireden çıkıp arada nefes alabilen tek karakter Behlül. O da o dairenin içine girip dış kanalları kapatınca hep birlikte havasızlıktan ölmeleri pek şaşırtıcı değil.

Bir de herkesin en tepkili olduğu benimse sevdiğim karakter Nihal. Kitapta henüz 15 yaşında, olgun bir çocuk. Behlül kendisine ilan-ı aşk ettikten sonra bile içinden bir ses onu uyarıp duruyor. Dizideki gibi ayılıp bayılmıyor, Behlül’ü sevse de aşkından emin olması zaman alıyor.Benim dizi Nihal’ini sevmemin sebebi Hazal Kaya’nın çok inandırıcı oyunculuğu. Diğer kısımlarını bilmem ama Behlül’ gizli aşkı, sevinince kendini tutamayıp aşık sırıtmaları, ben kendisini çok başarılı buluyorum. Ben de 16-17 yaşında platonik aşkımdan yataklara düştüğüm için kendisini çok da iyi anlıyorum. 17 yaşında ilk aşkından karşılık gördüğünü sanan bir kız hele ki Nihal gibi Behlül’ü hastalıklı bir tutkuyla seven bir kızın ortalığı yakıp yıkmasını ben her zaman anlayışla karşıladım. Behlül’ün bilemediği ve yanıldığı nokta şu. Nihal ölecek sanıyor çünkü Nihal’in kendisi de aşktan ölürüm sanıyor. İlk aşk acısı ölümle eş değer bir sancı değil midir? Geçmeyeceğini sandığımız bir acıyla aşktan öleceğimizi hepimiz sandık, ölmedik, Nihal de ölmedi.

Bihter de aşkından değil gururundan gurursuzluğundan Adnan’a intikam zevkini tattırmamak ve yaptığı şeyle istemediği şekilde yüzleşmek zorunda kaldığı için öldü. Bihter gibi bir kadının aşkından ölmesi herhalde pek mümkün bir şey değil, Bihter umutla umutsuzluk arasında nefessiz kaldığı için öldü. Behlül ona hep çok ufak da olsa bir umut verdiği son ana kadar münasebetlerini kesmediği için öldü. Annesi ve kardeşiyle anne ve kardeş ilişkisinden ziyade kadınca kıskançlık ve fettanlık yarışında olduğu için öldü. Kocasına karşı annesiyle sevgilisine karşı kardeşiyle kadınca yarışmanın ağırlığı altında ezildiği ve tam manasıyla hiçbiriyle konuşamadığı için öldü.

Utanmadan Kamran’ı esmer yapan Çalıkuşu dizisi filan elbette Aşk-ı Memnu’dan sonra bir anlam ifade etmiyor. Aşk-ı Memnu çok iyi bir diziydi, Bihter de gelmiş geçmiş en derinlikli dizi kahramanlarından biri.


15 Eylül 2014 Pazartesi





Theo’nun oğlu olmuş
Işık ve patlama
Sonsuz bir mavilikte
Açıp duran badem çiçekleri

19 Ağustos 2014 Salı


Döngü. Kısır mı kısır bir döngü. Gidenler, arkasına bakmayanlar, gittiği yerde beni unutanlar. Benim unuttuklarım. Sıkıldıklarım, çok sevdiklerim, bir an görmesem hayatımın ışığı sönecek sandıklarım. Tanıştığım andan itibaren hep hayatımda olduklarını varsaydıklarım. Hep tanımama rağmen her gün yeni bir taraflarını keşfettiklerim. Son  ana dek yanımda olmasını istediklerim. Özlediklerim, bir daha hiç görmek istemediklerim.

Lale, günlüğüne bu satırları yazarken kimden bahsettiğini kimi kastettiğini hiç ama hiç bilmiyordu. Evsiz, yersiz yurtsuz hissedişini unutmak için çabalarken köklerini insanlara dayandırmayı denemiş bunu da becerememişti. Büyük bir sıkıntıyla yıllardır yazmakta olduğu fakat bir türlü sayfalarını dolduramadığı defteri hışımla yere fırlattı. Nerede olduğunu unutmuşa benziyordu. Bilse de önemsemeyecekti nasıl olsa. Senelerdir oradan oraya savrulmuş sonunda nereden geldiğini nereye gittiğini iyice karıştırmıştı.

Çok özlem çekmesi sebebiyle özlemek fiilini sorgulamış durmuş sonunda bu hissin anlamını yitirmişti. O nedenle uzaktayken özlemek nedir bilmez ancak kavuştuğu anda gözyaşlarına boğulunca anlardı ne denli hasretle dolu olduğunu.

Yine köksüzlüğünü anımsatacak bir geziye çıkmak üzereydi. Avrupa’nın herhangi bir ülkesinin herhangi bir şehrinden yine herhangi bir ülkesinin herhangi bir şehrine doğru çıkacağı yolculuğu düşündükçe sıkıntısı katlandı. Valizini yapmamıştı. O kadar çok bavul hazırlamıştı ki o güne kadar artık son anda yapıyordu tüm hazırlıklarını. Kazanılmış alışkanlıklar sağolsun her seferinde eksiksiz bir çanta ortaya çıkıyordu. Bu sefer otobüsle gitmeye karar vermişti. İzmir’den İstanbul’a gider gibi. Oysa bu sefer çıktığı basit bir üniversite-ev yolculuğu olmayacaktı.

Fransa sınırından geçerken yıllardır öğrendiği ve çok sevdiği bu dilin neden insanlarını sevmesine yardımcı olmadığını bir kere daha anladı. Fransızca konuştuğu polis sanki suç işlemişçesine “Impeccable” demişti bu dili konuştuğunu öğrenince. İç çamaşırlarına kadar didiklediği çantaya son bir bakış atarken “Rien d’illicite mademoiselle?” diye sormayı ihmal etmedi Lale’nin hiç ama hiç ısınamadığı üniformalardan birini sırtına geçirmiş adam. Otobüste zencilerin, çekik gözlü Uzakdoğuluların dolu olması mıydı o otobüsü didik didik arattıran? Mükemmel Fransızcası iç sesi olmuş canını sıkıyor, polisle hayali konuşmalar yapıyordu. “Siz de Mallarmé’yi benim kadar sever misiniz bayım?”. Fransa’da doğmuş olmak istemiyordu. Aslında hiçbir yerde doğmuş olmak istemiyordu. Gidip gidebileceği tek yerin “anywhere out of the world” olduğunu düşünüp duruyor, bu karamsarlığını nasıl geçirebileceği konusunda ise aklına hiçbir çözüm gelmiyordu.

“Hola guapa!”

Otobüsten iner inmez etrafını sıcak bir hava kaplamış, esmer bir delikanlı geçerken öylesine laf atmıştı Lale’ye. Yine de Akdenizlileri sevdiğini düşündü. Arkadaşlarından birinin evinin anahtarı vardı elinde.  Üniversiteden tanıdığı biriydi, fakat Türkiye’ye dönmeden önce evinin anahtarını Lale’ye vermek gibi nazik bir davranışta bulunmuş, tatili için onun evini kullanabileceğini belirtmişti. Çantasını eve attıktan sonra koşar adımlarla denize doğru ilerledi. Coğrafi şekillerin hayatında bu denli yer kapladığını o da fark etmemişti aslında o güne kadar. Aylardır dümdüz sokaklarda kanalların yosun yeşilinden başka renk görmemesi de ruh halini o çıkmazlara sokan etkenlerden biriydi. Etrafında gördüğü dağlar ve en önemlisi çocukluktan çıkıp gelen mutlu bir anı misali burnuna çarpan iyot kokusu keyfini iyice yerine getirmişti.

Saatlerce deniz kıyısında oturduktan sonra şehirde yürümeye başladı. Büyük ressamı ilk kez evinde görecekti. Çok sevdiği “Las meninas” tablosunu Picasso’nun gözünden görmenin ne anlama geldiğini bulmaya çalıştı, yapamadı. Müzeden çıkarken üzerinde hayallerde yaşamanın esrikliğini taşıyordu. Önüne bakarak ilerlerken kulağına çalınan tuhaf bir ezgi Lale’yi durdurdu. O güne kadar hiç görmediği bir enstrüman çalıyordu batik desenli bir gömlek ve keten bol pantolon giymiş bir adam. Gözlükleriyle muhtemelen kör gözlerini saklamaya çalışan saksafoncuya eşlik ediyor, Lale’nin o güne kadar duymadığı bir müzik yapıyordu. Siyah küçük bir uzay gemisine benzeyen tuhaf altıgen alete yara bandıyla sarılmış parmaklarını yavaşça değdirdikçe Lale daha da büyüleniyordu. Yana baktığında küçücük bir çocuğun da faltaşı gibi açılmış gözlerle müzisyenleri izlediğini görmek anın sihrini iyice artırdı. Lale ve en fazla 5 yaşında olan bir ufaklık kendilerini  müziğe, daracık sokaktan yükselen eşsiz melodiye kaptırmışlardı. Gözlerini kapadı. Rodin’in heykellerinin üzerindeki imzasını hatırladı. Baktığı anda canlanacak gibi heykeli bitirip mermere A. Rodin imzasını yuvarlak harflerle kazıyan heykeltıraşı canlandırdı gözünde. O yaşadığı tatmin hissini, bir şeyler yaratmış olmanın hazzını hissetmeye çalıştı. Oturup kalmıştı sokağın kenarında. Kalkamıyor, müzisyenler çaldıkça Lale de düşüncelere gömülüyordu. Fakat bir mucize olmuş, aylardır gömüldüğü karanlıktan, hissizlikten ilk defa çıktığını hissetmeye başlamıştı.

Ne olduğunu bilmediği aleti toplayıp giden müzisyenin arkasından bakakaldı. Sonunda ayağa kalkmayı başarmıştı. 36 buçuk numaralı spor ayakkabıların birmetreyetmişsantimetre koskocaman bir kadını nasıl olup da taşıyabildiğini düşünerek denize doğru yola koyuldu. Barcelona limanının İzmir’ e ne denli benzediğini görüp yeniden şaşırdı. Elbette Amerika’yı gösteren heybetli bir Kolomb heykeli yoktu İzmir’de fakat Akdeniz’i gösteren ata binmiş bir Atatürk vardı. Sahi ne çok olmuştu İzmir’e gitmeyeli.

Yine oturdu kaldı limanda, yatlara bakıyor belki de denizde yaşaması gerektiğini düşünüyordu ki tekrar o müzik sesini duydu. Fareli köyün kavalcısının peşine takılan çocuklar misali ezginin peşine takıldı. Ufacık bir sokakta bu sefer birçok insanın kendisiyle benzer duygularla bu iki adamı izlediklerini gördü. Biraz kıskandı önce, o hisleri 5 yaşında bir çocukla paylaşmak ağırına gitmemişti de birçok yetişkinin de kendisiyle benzer hislere kapıldığını görünce sanki müzisyenleri kaybetmiş gibi hissetti kendini. Bu nedenle uzaklaştı oradan.

Eve döndüğünde bu küçük yolculuğun ruhuna ne denli iyi geldiğini anladı ve defterini eline alıp yazmaya başladı:

“Döngü. Kısır mı kısır bir döngü. Gidenler, arkasına bakmayanlar, gittiği yerde beni unutanlar. Benim unuttuklarım. Sıkıldıklarım, çok sevdiklerim, bir an görmesem hayatımın ışığı sönecek sandıklarım. Tanıştığım andan itibaren hep hayatımda olduklarını varsaydıklarım. Hep tanımama rağmen her gün yeni bir taraflarını keşfettiklerim. Son  ana dek yanımda olmasını istediklerim. Özlediklerim, bir daha hiç görmek istemediklerim.

Sezen, günlüğüne bu satırları yazarken kimden bahsettiğini kimi kastettiğini hiç ama hiç bilmiyordu. Evsiz, yersiz yurtsuz hissedişini unutmak için çabalarken köklerini insanlara dayandırmayı denemiş bunu da becerememişti. Büyük bir sıkıntıyla yıllardır yazmakta olduğu fakat bir türlü sayfalarını dolduramadığı defteri hışımla yere fırlattı…..”

(2008’de Barselona’da bu müzisyen grupla karşılaşıp yazmıştım. Müzisyenlerin ismini unutmuşum eski bir mailde karşıma çıktı.)

11 Ağustos 2014 Pazartesi





And medicine, law, business, engineering, these are noble pursuits and necessary to sustain life. But poetry, beauty, romance, love, these are what we stay alive for.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

Saf ve düşünceli okur

Kaç kez başlayıp ilk sayfalarında okumayı bıraktığım Saf ve Düşünceli Romancı’yı sonunda bitirdim. Çok heyecanlıyım, sanki biri aklımı okumuş ben birinin aklını okumuşum veya sanki yalnızca benim bildiğimi sandığım ya da sezdiğim şeyleri bir başkası da biliyormuş gibi heyecanlıyım. Romanlara gömülmek ve kafamı kaldırmadan okumak istiyorum. Öncelikle böyle bir hissiyat yarattığı için müteşekkirim Pamuk’a.


Saf ve düşünceli Romancı ya da Saf ve düşünceli Okur. Bu ayrımı çok sevdim. Okumayı ilk öğrendiği andan beri kitaplara romanlara gömülmüş benim için çok aydınlatıcı oldu. Çocukken tam manasıyla saf bir okurken yavaş yavaş düşünceli okura dönüşmemi ama saflığı korumak için çabalayışıma ad koyabildim sonunda. Pamuk’un her dediğine katılmıyorum, saf okuyucudan kaçmak gerektiğini söylüyor mesela. Bazen bazı kitaplarda öyle olmak zorundadır.


Ben daha önce Patti Smith’e yalnızca yazıdan ve sanattan doğan bağla bağlandığımı yazmıştım tam da ne olduğunu açıklayamadan üstün körü bir betimleme ile. Pamuk o bağın ne olduğunu açıklıyor işte. Romancının veya yazarın anlattığı dünyanın resimlerini görerek filmini çekerek ve emek vererek yazara bağlanmak. Kopmayan bir bağ o, Pamuk da değerini biliyor. Bir yazarı tamamen sahiplenmenin de bu emekle bağlantılı olduğunu yazıyor. “C’est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante”. 


Kitapta büyük itiraflar var, bir kitabı entelektüel görünmek ve o kitabı okumanın cool olduğunu bilerek okuduğumuzu kendimize söylemesek bile aklımızın kuytu köşelerinden geçtiğini söylüyor. Bu bir okur için büyük bir itiraftır. Susan Sontag da yazarlık persona’sını sevdiği için yazar olmak istediğini yazmıştı ama günlüğüne yazmıştı. Edebiyat sever biri için bunlar özden uzaklaşma emareleri. Pamuk saf okurdan kaçın dese de herkes kendinin en saf okur olduğuna inandırmak ister kendini. 


Sanki benden başka kimsenin ilgisini çekmeyen bir şeyle ilgilenen çok büyük ve gizli bir klanı keşfetmiş gibi oldum ben bu kitabı okuyunca. Edebiyat kuramları benim de çok ilgimi çekiyor ama aşırı teorik metinlerin içinde kayboluyorum çoğu zaman. Pamuk bunu biraz pop biçimde anlatıyor.


Kitabın her bölümü hakkında sayfalarca yazabilir ve saatlerce konuşabilirim. Mesela Pamuk şiir okurken de resimler gördüğünden bahsediyor. Bense şiire o resimleri göremediğim için mesafeliydim hep ve son zamanlardaki şiir merakım aslında kelimelerin resim çizmeden de çok güçlü olduklarını kavrayınca gelişti. O açıdan şiirin resmine hala ulaşmış değilim. 


"Siz Kemal misiniz Orhan Bey?" kısmı kitabın en eğlenceli bölümü. Erol Taş’ı döven kadınlara gülen kadınların bu soruyu kendisine sormasıyla eğleniyor Pamuk. Kendisine Masumiyet Müzesi’ni okuduğumda bu soruyu soracak kadar bile etkilenmediğimi söylesem bozulur mu acaba? Pamuk kendi tuzağına düştüğünü bilmiyormuş gibi anlatıyor. Pamuk’un hep fazla hesap kitapçı olduğunu kitaplarını okurken sezerdik zaten, kendisi de itiraf etmiş. O gizemli anlaşılmaz adam imajını sevdiği için hesaplayarak yazıyor ve o hesaplar da seziliyor işte. 


Bir de düşünceli yazarların yazdıkları romanlar çok etkileyici olabilir ki zaten post modern roman bence tamamen düşünceli yazarlardan ibaret. Mesela “A visit from the goon squat” beni anlatım biçimiyle çok etkilemişti ama içeriğini ve konusunu sorsanız bilemem şimdi. Altın parçacığı içen bir adam hatırlıyorum ama kitabı bitirdiğimde ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yine de işte kitapların insanlarıyla arkadaş olduğumuzdan da bahsetmiştim ve bu arkadaşlar saf romancıların romanlarında yer alıyor. Kahramanların kendileri bilmese bile biz onların en derin sırlarını, aşklarını, yaşayışlarını biliyoruz, biz kitabı kapatıyoruz ama o arkadaşlar biz bir daha kapağı kaldırıp okuyana kadar orda sadık bir şekilde bizleri bekliyor. Sevdiğim kitapları ezberleyene kadar okumamın sebebi herhalde bu, eski dostlara ne zaman doyabilmiş ki insan? Hem o kahramanların dedikleri değişmiyor ama biz değişiyoruz ve farklı yorumluyoruz hepsini. Çocukken çoğu kitabı okurken yapılan atıfları anlamadığım için çok bozulurdum. Mesela kitaplarda geçen yabancı isimleri nasıl okuyacağımı bilememek ya da yazarın bahsettiği bir romanı filmi bilmemek bende müthiş bir mahcubiyet duygusuna yol açardı. Aynı kitabı birkaç yıl sonra tekrar okuyup artık o isimleri telaffuz edebildiğimi ya da yazarın bahsettiği bir romanı okuduğumu ve artık neden bahsedildiğini bilmenin haklı gururunu yaşamak en sevdiğim roman tecrübelerinden bir olmuştur her zaman. 


Roman karakterlerinin gerçekliği çok ilginç karmaşık ama bir o kadar eğlenceli bir mevzu. Stranger than fiction filmini çok sevişimin sebebi bu. Metafiction da edebiyatta en sevdiğim şey sanırım. Masumiyet Müzesi’nde de benim en çok hoşuma giden Cevdet Bey’in ve genç yazar Orhan Pamuk’un boy göstermesi. Pamuk’un alternatif ve gerçek bir Nişantaşı yaratmak için (kişileriyle kanlı canlı Celal Salik’in Milliyet yazarı olduğu bir gerçek dünya) kaç roman boyu uğraşıp sonra da saf okuru dışlaması paradoks mu acaba yoksa çok açık bir kibir gösterisi mi? 


Roman okuru olmak insanın hayatını baştan aşağıya etkileyen ve hatta değiştiren bir şey. Pamuk saf okurları sevmese de işte roman okuyup film izleyip müzik dinleyip hayatlarına dair cevap arayanlar saf okurlar aslında. 

24 Mayıs 2014 Cumartesi

L'amour est un oiseau rebel

Bu hafta iki tane Türk aşk filmi izledim. Biri bugüne kadar bölük pörçük izlediğim ve hiç dikkat etmediğim Issız Adam, diğeri de daha önce izlediğim İklimler. Nuri Bilge Ceylan Cannes’da Palme d’or alınca tekrar izlemek istedim. 


Issız Adam sığlığı ve kötü oyunculuklarla beni duygulandırmaktan ziyade güldürdü. Hangi kadın aşık olduğu erkeğin köyüne gidip eşyalarını karıştırır allah aşkına? Bir de yaşadıkları da 1 aylık takılma cinsinden bir şey. Adam plak dinliyor diye mi aşık oldu kız anlayamadım zira ıssız adamın pek aşık olunacak bir tarafı yok. Yine de ben bu filmde biraz erkeğe hak verdim. Ada Alper’in evlilik bağlanma korkusu olduğunu seziyor sezmesine de annesiyle düğün salonlarında gezmekten de kendini alamıyor. Ya da evlenince ev kadını olacağı şakasını yapıyor. Bu şaka benim bile iştahımı kesti. Küçükken hep insanların ne zaman büyüdüğünü merak ederdim. Genç bir kızdan bildiğimiz teyzeye dönüşme süreci. Birkaç yıldan beri arkadaşlarım evlenmeye başladı. Teyzeye dönüşenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Evlenince evde oturma hayali kurmaya başlayanlar, kek börek pişirip kilo alanlar, elti görümce bacanak gibi yalnızca Türk ataerkil baskıcı ailesinin değer verip isimlendirdiği tuhaf bağların içinde kaybolanları gördükçe büyümeye direnenler en azından bu modelde büyümeye direnen arkadaşlarımı daha da çok sevmeye başladım. Ada da maşallah 1 ay biriyle takılınca hemen haminne moduna girmeye ne meraklı. O açıdan ıssız adamın boğulmasını ıssızlık değil normal buldum. Adam zaten bu modelden köyünden annesinden zor kaçmış, neden kendini tekrar aynı döngüye soksun? Bir de ıssız adamın aslında kızla olamamasının sebebi eşcinselliği, bu çok açık. Ben biraz kavuşamayan eşcinsel aşıklar filmi gibi izledim bu filmi, Ada erkek de olabilirmiş, hem o zaman film daha anlaşılır hale geliyor. Ada da sadece evlenmiş olmak için evlenmiş herhalde, 1 aylık macerasını unutamadığına göre. Böyle çaresiz kadın figürlerini pek sevmiyorum. 


Sonra İklimleri izledim. Orda da duygusal açıdan kadına her şeyini veremeyen hep uzak hep biraz eksik bir adamı oynamış Nuri Bilge. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim de Ebru Ceylan ne güzel bir kadın, duru güzel dediklerinden eskilerin. Bu filmde de ilginç biçimde uzak olan erkek, sonunda aklını başına devşirip Bahar’ın peşinden gidiyor. NBC’nin de ilişkilere saçma biçimde ıssız adam penceresinden baktığını görmek aslında şaşırtıcı. Kadın hep edilgen, erkekler aklını başlarına devşirip geri gelen başkahramanlar. Türk sinemasının femme fatale açığı iyice ortaya çıkıyor. Kadınlar böyle duygusal açıdan eksik adamları ilkgençlik haricinde pek umursamıyorlar, gerçi filmde Bahar çok seviyor NBC’yi. Bunu araba sahnesinde anlıyoruz, NBC arabada kendinden geçmiş dağılmış uyuyor. Bahar’ın ona bakıp gülümseyişi ancak seven bir kadından beklenecek bir hareket. Motorda gözlerini kapatıp ikisini öldürmeye kalkmasını da gerçekçi buldum. NBC filmde cool adam olduğu için Bahar da cool kadını oynamak zorunda. Seni seviyorum dediğini ancak rüyasında görebileceğini biliyor. Takdir ettiğim bir diğer yönü de NBC’nin arkadaş kalalım önerisini kesin olarak reddetmesi ve kalkıp Ağrı’ya gitmesi oldu. Bir ilişkiden mutlu değilsek o ilişkiyi değiştirmenin yolu o ilişkiyi bitirmek. Normalde film ve kitap kahramanları böyle durumları kanırtır, birbirinden gidemez. Bahar gidiyor. Filmin gerçekçiliği bir kez daha hoşuma gidiyor benim de. NBC de değişmez kural , Bahar’ın peşinden tıpış tıpış gidiyor. Çok istediği yaz tatili yerine soğuk karlı bir şehirde Bahar’ın peşine düşüyor. Süngüsü düşmüş, coolluğunu unutmuş, evlenelim sen ne istersen olsun diye ayaklarına kapanıyor Bahar’ın. Bahar’ın hemen yüz vermemesi de hoşuma gitti. Çünkü filmlerin aksine Bahar biliyor ki birinin değişmesi o kadar kolay değil. Anlık gaza gelmelerle happily ever after ancak filmlerde olur. Bahar film kahramanı değil ama. Ben bu filmde Bahar’ı çok sevdim. Gördüğü rüya da hayırlara vesile. Bahar’ı mutlu günler bekliyor. 


Türk sinemasında daha çok kadın filmi aşkı kadın gözünden anlatan filmler olması dileğiyle.

22 Nisan 2014 Salı

Il Deserto dei Tartari

Ben bu tumblr hesabını güzel fotoğrafları güzel yazılarla birleştireyim diye açmıştım ama bambaşka şeyler yazıyorum. 


Bugün twitterda takip ettiğim bir hesap Yusuf Atılgan Rosa Luxembourg’u okumuş mudur diye bir şey yazdı. Rosa Luxembourg ” Bana öyle geliyor ki hayat bulunduğum yerde değil, uzaklarda bir başka yerde sanki” demiş, Yusuf Atılgan da “Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” demiş. Benim de aklıma Susan Sontag geldi. “Time exists in order that everything doesn’t happen all at once and space exists so that it doesn’t all happen to you.”


Bu benim hayatımda da çok etkin bir tema, İzmir’de büyümüş olmam bana hep bir merkezden uzakta olma duygusu aşıladı ilkgençliğim boyunca. Sonra Orhan Pamuk’un nobel konuşmasını okudum. Edebiyatı neden çok sevdiğimi somut biçimde anlatan ender anlardan biri. Yıllarca içimde yabani bir ot gibi büyüyen söküp atmak istediğim ve ancak İstanbul’a taşınınca, ve hatta dahası ailem de İstanbul’a taşınınca kurtulabildiğim bir duygu Orhan Pamuk’un babasının bavulundan çıkıyor. Sevdiğimiz yazarlar hep adını koyamadığımız o şeylere ad koyuyor. “ İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde “eksik” bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul’un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi.” Benim gençliğimde İstanbul benim dünyamın merkezi oldu, hala da İstanbul’dan uzak olduğum için üzülüyorum zaman zaman. İzmir’e bu kadar uzak olmamı, benim gibi anılarını pamuklara saran unutmamak için üstün çaba harcayan birinin İzmir’le ilgili en ufak bir hissinin olmayışını bu eksik hayat yaşama korkusuna bağlıyorum. Hani çocuksunuzdur sizi uykuya gönderirler ve esas eğlence o zaman başlar, onun gibi bir his. 


Tatar Çölü var sonra, bir kitaptan yola çıkarak gittiğim bir yolda karşıma çıkan bir çöl. İnsanın kendini büyük beklentilere bir yere hapsetmesi, Godot hiç gelmiyor ama baştan söyleyeyim. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” “Tu le connais, lecteur, ce monstre délicat,— Hypocrite lecteur, — mon semblable, — mon frère!” Şair burda okura seslenmiş. Yazarlar eserler birbiriyle öyle bir diyalog halinde ki. Yusuf Atılgan okumamış olabilir Rosa Luxembourg’un ne dediğini ama büyük düşünce ve eserler hep aynı yerde.


Kendi kendimizi hapsediyoruz, Demiryolu kenarında lojmanlara, çöllerdeki kalelere. Halbuki Susan Sontag demiş işte “There is nothing, nothing that stops me from doing anything except myself”.


Yine Susan Sontag’dan gelsin “God, living is enormous!”. Kendinizi çöllere gömmeyin. 

5 Nisan 2014 Cumartesi

kitaplar

Burada genelde pop kültür eserlerinden bahsediyorum. Fassbinder değil de Linklater. Tarkovski değil de Nick Hornby. Bizim şehirli ve küçük dertlerimizi anlatan şeyler. Küçükken babamın kütüphanesi köy gerçekçiliği romanlarıyla doluydu. Okumaya onlarla başladım. İlkokulda Yılkı Atı okuyordum. Halbuki ne köye gitmiştim, ne bir atım vardı ne de o kitaplarda yaşanan sorunların benzerlerini yaşıyordum. Veya Muzaffer İzgü kitaplarını çok severdim. Küçük bir devlet memurunun yozlaşma hikayesini anlatan İlyas Efendi, ağlarken krize girdiğim için bilmem kaç kere yarım bıraktığım tamamını okumam yıllar alan Gecekondu.Bir ilkokul çocuğunun omzuna yüklenen kendinden dünyasından büyük zorlu sıkıntılar. Türkçe öğretmenlerimden hep ‘o kitap sana ağır gelebilir’i dinleyerek ama o kitapları okuyarak büyüdüm. Anımsadığım kadarıyla bana gerçekten ağır gelen tek kitap var, 11 yaşında yazlıkta okuyacak şey bulamadığım için okuduğum Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Hayatımda hiç bozuk sebze meyve yemek zorunda kalmadıysam da Gecekondu kitabında yemeğe eklenerek ancak yenebilen çürük domateslerin tadı hala ağzıma geliyor bazen. Ya da Don Camillo, ne ilgisi vardı benim yaşadıklarımla o yaşta? Hiç. 


Sonra büyüdüm. İlk Şıpsevdi romanıydı sanırım. Osmanlı zamanında geçmesine rağmen Fransızca yüzünden herhalde kendime benzer yönler bulmuştum. Sonra sağcıları keşfettiğim dönem var. Üniversitenin ilk yılları. Peyami Safa, -hatta Nihal Atsız-, Safiye Erol, bence sağcı olmasa da Ahmet Hamdi Tanpınar. Lisedeki öğretmenlerime çok kızdığım dönemler. Derste nasıl olmuş da bize Huzur’u tam manasıyla öğretmemiş? Büyük bir öfke ve merakla lise edebiyat kitabına bakmıştım, Huzur’dan en alakasız parçayı seçmiş koymuş MEB. İşleri okumaktan soğutmak zaten. 


Rus edebiyatının büyük klasikleri lise. Raskolnikov’un cinayeti romanın başında işlemesine çıldırdığım bir dönem vardı. O zaman post modern romandan haberdar değilmişim herhalde halbuki ortaokulda Orhan Pamuk da okuyordum. Suç ve Ceza post modern olmayabilir ama benim edebiyat anlayışımda çığır açtığı da muhakkak. 


Bu yazıyı neden yazdığımı hiç bilmiyorum, belki edebiyatın hayatımdaki yerini anlatmaktır. Bir de pop kültüre hak ettiği değeri vermek. Büyük sanat eserleri büyük tespitler için mühim ama bir de akıp giden gündelik hayat ve ona dair düşüncelerimiz var. Ben onlara dair küçük ama mühim şeyler söyleyebilen eserleri de çok seviyorum. 

3 Nisan 2014 Perşembe

L'héautontimorouménos

Jesse: Alright, alright. Think of it like this: jump ahead, ten, twenty years, okay, and you’re married. Only your marriage doesn’t have that same energy that it used to have, y’know. You start to blame your husband. You start to think about all those guys you’ve met in your life and what might have happened if you’d picked up with one of them, right? Well, I’m one of those guys. That’s me y’know, so think of this as time travel, from then, to now, to find out what you’re missing out on. See, what this really could be is a gigantic favor to both you and your future husband to find out that you’re not missing out on anything. I’m just as big a loser as he is, totally unmotivated, totally boring, and, uh, you made the right choice, and you’re really happy.


Celine: Let me get my bag.


Filmi bitirebildim, Jesse ilerdeki kendinden kaçamak yaratmış Celine’e vay be. 


Zaman acayip bir şey, siz yine de her kameraya gülümsediğinizde gelecekteki kendinize bir selam yollayın. Seni tanıyorum, sen beni daha iyi tanısan da ben de seni tanıyorum gelecekteki ben. Look at us through the lens of a camera.