27 Kasım 2014 Perşembe

Vuelvo al sur

Yarın 2 yıl aradan sonra tekrar Madrid'e gideceğim. Onun heyecanıyla ve İtalya hakkında yazmışken bir de İspanya ile ilgili bir yazı yazayım dedim. İlk İspanya'ya gidişim daha önce bahsettiğim üzere Roma'dan sonra oluyor. Yine daha önce bahsettiğim ve erken yaşlanma bunalımıma çare olarak seyahat etmemi salık veren Tomas Amcam bana Valencia'nın Castellon kasabasındaki şirketinde staj ayarlamış. Roma'ya gidişim de aslında İspanya vizesi alamadığım için. İspanya bana vize vermiyor, çok ağlıyorum. Sonra işte herhalde her işte bir hayır olduğundan İtalya vizesiyle önce Roma sonra İspanya'ya gidebiliyorum.

Roma'dan sonra Castellon'da sonradan çok yakın arkadaşım olacak olan Venezüelalı Angelica beni havaalanından alıyor. Tomas o sırada başka bir ülkede, home office olarak kullandığı evini bana vermiş. Evin ön kısmı ofis, gündüzleri insanlar geliyor; akşam benim evim oluyor. Bildiğim 3 kelime İspanyolca (ha bir de sözlerini anlamadan ezberlediğim el talisman şarkısı var) ile bir maceraya atıldığımın farkındayım da İspanyolların nasıl insanlar olduklarını hiç bilemiyorum. Roma'nın şatafatından sonra Angelica beni Castellon'da Subway tarzı bir sandviççiye götürüyor. Ağlamaklı oluyorum, hemen Roma'yı özlüyorum. Ne yapacağım ben bu ufacık kasabada 1 ay? 
Ertesi gün işe başlıyorum. Yan masamda Alvaro var. Karısıyla çocuklarını da alıp uzun yıllar Venezüela'da bir dağda elektriksiz medeniyetten uzak orman hayatı yaşadığını anlatıyor. Çocuklar büyüdükçe yavaş yavaş şehre doğru inmişler. Venezüela'da işler iyice karışınca bir gece içinde İspanya'ya geri dönmüşler.

Ofiste Angelica'nın kuzeni Rosalynn de var. Kimse İngilizce bilmiyor ya da herhangi başka bir dil. Sonra aklıma İstanbul'dan tanıdığım o kasabada yaşayan tanıdığım E. geliyor, mail atıyorum bakıyorum hemen cevap gelmiş. Beni akşam alacağını söylüyor, tamam diyorum. Ben sadece bir kahve içeriz diye düşünüyorum halbuki işte canım Akdeniz insanı, benim yalnız ve sıkıntılı olduğumu anlayan E. beni arabayla alıyor, arkadaşlarının yanına götürüyor. Filmlerdeki gibi bir pub. İçerdeki herkes birbiriyle arkadaş. Benim çat pat İspanyolcamla J. ve B. çiftiyle tanışıyorum. Benim aksanım ve İspanyolca bilmeyişim onları pek eğlendiriyor. Onlar için doğudan gelmiş egzotik bir meyve gibiyim, daha önce hiç Türk görmemişler. Fransızca İtalyanca sözcükleri kendimce İspanyolcalaştırıp bir dil uyduruyorum. İspanyollar bizim Avrupa'da yaşayan versiyonumuz. Türkler İtalyanlara benzer derler; halbuki bence İspanyollara benziyoruz asıl. Bana hemen küfürleri pis lafları öğretiyorlar. İspanyolca oldukça kolay dil ben de hemen kapıyorum. Bir de Arapça etkisi midir nedir bazı saçma şeylere aynı lafları kullanmamıza şaşıyorum. Mesela İspanyollar download yerine "bajar" diyorlar; yani bizim şarkı indirmek onlarda da var. En eğlendiğim kadınlara attıkları laflar (Piropos diyorlar bu laflara). "Mojarpan" deyip gülüyor bazı erkekler. Sonra öğreniyorum ki bizim bandıra bandıra yemenin İspanyolcası imiş, ekmek bandırılacak kadınsın manasına geliyormuş. 

İşyerim Castellon'da, Castellon çok minik bir kasaba ve yapacak hiçbir şey yok. Benim gittiğim ve vakit geçirdiğim yerin ismi ise deniz kıyısındaki El Grao. Castellon'a 10 dakika mesafede, Çeşme'ye çok benzetiyorum. İspanyollar beni her akşam alıyorlar, o puba gidiyoruz, hiçbir zaman 19:00'da akşam yemeği yemiş olduğuma inanmıyorlar. Bir de onlarla gece 22:00 sularında tekrar akşam yemeği yiyorum. Akşamları evde yalnızım ondan bol bol film izliyorum bir yandan. Aklımda kalan filmler High Art ve Clerks. Tomas'ın evinde bulunan İspanyolca Don Quixote ciltlerini okumaya çalışıp boyumun ölçüsünü alıyorum. 

Ben İspanya'ya 2007 yılında gittim, yani tam kriz öncesi en dolce vita zamanlardı. O kadar az çalışarak nasıl o kadar refah içinde yaşadıklarına hem hayret etmiş hem de kendi ülkem adına çok üzülmüştüm. Meğer o refah kredi refahıymış, şu anda Viyana İspanyol göçmenlerle dolup taşıyor. Fırsat buldukça muhabbet ediyorum burdaki İspanyollarla; kriz öncesi hepsi emlakçılık yapıyormuş. (Tahtaya 3 kez vurayım Türkiye için yine de). 

J. ve B. beni her yere götürüyorlar, inanılmaz bir misafirperverlik içindeler. Akşamları hep gece klüplerine gidiyoruz, sokak arasında boğa koşuyor, hayvancağızın boynuzlarını ateşe veriyorlar beni götürdükleri bir sokak festivalinde. Futbolcu Nihat o sırada İspanya'da top oynuyormuş, bir an onu gördüklerini sanıp çok heyecan yapıyorlar. Çiğdem yiyen başka bir millet yalnızca İspanyolları gördüm. Boğa festivalinde yediğimiz çiğdemlerin kabuklarını önümüzdeki adamın keline atmışız. Adam farketmiyor ama biz gülme krizine giriyoruz o sırada. 

Venezüelalı iş arkadaşlarımla da vakit geçiriyorum. Teyzeleri geliyor ziyarete. Türkiye'de diyorum Chavez ve Bolivar pek sevilir, aklımca kadına sevimli görüneceğim. Kadın meğer sağcının önde gideniymiş, önce gerginlik oluyor ama sonra kadın da gülüyor gece tatlıya bağlanıyor. Sağcı teyze ile kahkahalar atarak el sıkışıyoruz. Benim vakit geçirdiğim İspanyollar politik açıdan aşırı cahil. Neredeyse Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilmiyorlar. 1 ay boyunca Avrupa Birliği, Ermeni Soykırımı hiçbiriyle ilgili bir soru duymuyorum. Meğer Türkiye'nin tarihi yüklerinden kurtulmak ne büyük hafiflikmiş. Yalnızca 1 kez bir Fransız geliyor bizim puba, saat gecenin körü ben de çakırkeyifim. "Avrupa Birliği" diye lafa girecek oluyor Fransız, "tatildeyim ve sen de aşırı Fransızsın lütfen konuşacak başka konu bul" deyip tersliyorum adamı. Bir de ordaki arkadaşlarımdan birine sağcı ya da solcu olup olmadığını soruyorum. Gözleri öyle bir korkuyla açılıyor ki. Bizim darbe sonrası gibi meğer İspanyollarda da Franco sonrası kesinlikle politik görüş sorulmazmış. Konuyu değiştiriyorum ben de. 

İspanyollar gece yaşamayı çok seviyor. Benim gibi gece kuşu için yaratılmış bir ülke sanki. Her gün sabahlamaktan denize hiç giremeden geri geleceğim. Bu arada İspanyolcam ilerliyor, bol bol şarkı dinliyorum. Artık bizim pubdaki kızların yaptıkları dedikoduları rahatça anlayabilir hale geliyorum, benim anladığımı farkedince önce mahçup olup sonra çok eğleniyorlar. 1 ayda İspanyolca öğreniyorum öğrenmesine, hem de sanırım oldukça argo dolu bir İspanyolca öğreniyorum; ama bu sırada bütün İtalyancam kuş olup uçup gidiyor hem aklımdan hem ağzımdan. İtalya'ya tekrar gidene kadar yani 2-3 yıl boyunca ne kadar zorlasam da ağzımdan tek kelime İtalyanca çıkamıyor. Hala daha yazılı metin olunca metni anlıyorum ama hangi dilde olduğunu ayırt etmem için vakit geçmesi gerekiyor. Gerçi İspanya'da uzun süre yaşadıktan sonra annesiyle İspanyolca konuşmaya başlayan İtalyan bir tanıdığım vardı; sanırım normal bu. 1 aylık süreçte herhalde hayatımda eğlenmediğim kadar eğleniyorum. 

Tatilin son zamanları yaklaşıyor. Üstü açık bir arabadayım, Türkiye sahil şeridini andıran betonarme bir görüntü var ama ben pek umursamazım. Rüzgar hafif hafif saçlarımı uçuruyor. O 1 ayı konuşuyoruz arabadakilerle, biri "A veces la vida es surreal" diyor. Bazen hayat gerçeküstüdür. Galiba ben de onların sıkıcı taşra hayatında eğlenceli bir soluk oldum. Radyoda Chan Chan çalıyor. İspanya'ya şimdilik veda ediyorum. Biliyorum ki çokça geri geleceğim.

(Ricky Martin deyip önyargı yüzünden bu şarkıyı dinlemezlik etmeyin, Tu Recuerdo-Hatıran, o yaz bu şarkıyı çok dinledim. Bana İspanyolca öğreten şarkıları da liste yaptım, dinlemek için tık tık  Spain ) 


24 Kasım 2014 Pazartesi

So 90's

Geçen hafta hazır İstanbul'dayken sinemaya gideyim dedim. Bir şehirde sinemaya gitmek benim için mühim bir sembol, A. ile çok uzun süre uzak mesafeli olduğumuzdan ben hayatımda ilk kez Viyana'ya gittiğimde; şehri gezmek yerine hemen sinemaya gitmiştik. Bir şehirde sinemaya gitmek, biriyle sinemaya gidebilmek o şehri, o kişiyi günlük hayatımızın değişmez bir parçası kılıyor, telaşsız, gün saymasız bir zaman parçasında olduğumuzun altını çok sessizce çiziyor. İstanbul'da sinemaya gitmeyeli de ne çok olmuştu. Kısıtlı vakitleri görmek istediğim insanlara bölüştürmeye çalışıp başaramayıp yorulduğumdan İstanbul'da yıllardır sinemaya gitmiyordum. Viyana'da mesela film festivali kapsamında oynayan Nuri Bilge filmlerine gitmek de Viyana'da sinemaya gidiş ritüellerimin sevdiğim bir parçası oldu. Hayatımda ilk kez cesaret edip tek başıma sinemaya da Viyana'da gittim. Viyana'da ilk yılımdı; korkunç bir karakış yaşıyorduk. Filmde güneş görüp sevinince aklıma yalnızca sinemada görebilen vampir Brad Pitt gelmişti. 

Yalnız yıllar sonra gide gide "Karışık Kaset"'e gittim. Annem "Unutursam Fısılda" filmine girmek istedi ama "Babam ve Oğlum" filmine o zamanlar çok tanımadığım bir arkadaşımla gidip yanında ağlamaktan fenalaştığımdan beri Çağan Irmak'ın ağlatan filmlerine mesafeli davranıyorum. Karışık Kaset ise mükemmel olabilecekken maalesef sıkıcı olmuş. Başrol oyuncusu çocuğu da pek sevmediğimden herhalde filmde çok sıkıldım. Halbuki müzikle ilgili bir filmin ilgimi çok daha fazla çekeceğini umut etmiştim. Benim gibi müziksiz yaşayamayan biri için güzel konu tabii. 

Kasetlerin son şaşaalı yıllarına denk gelen son kuşak biziz sanırım. Ben de ilk aldığım kaseti hatırlıyorum, sonra hala çok sevdiğim; radyodan kayıt yapabilen teybime kavuşunca da dünyalar benim olmuştu. Kaset almak konusunda prensibim bir albümün en az 2 şarkısını çok beğenmekti. Kasetlerin çoğu zaman heyecanla dişlediğimiz ya da anahtarla ucunu açmaya çalıştığımız plastiklerini bir an önce yırtmaya çalışmak; kartonetleri incelemek (hele 8-9 yaşındayken Tarkan kasetiyse;resimlere bakıp Tarkan'lı hayallere dalmak) güzel heyecanlardı. Yalnız ben şimdiki teknolojiyi daha çok seviyorum. Hem kitap hem müzik konusunda zaman zaman yoksunluk krizine girebildiğimden bazı şarkıları o anda dinlemem gerekiyor, şu anki müziğin ve sanatın erişilebilirliğinden dolayısıyla çok memnunum. 

Karışık kaset doldurma konusunda şimdi High Fidelity varken bu Karışık Kaset pek yavan kalmış. Filmde tek hoşuma giden İçimdeki Fırtına şarkısının hikayesi oldu. Melih Kibar'ın fırtınada yazdığı melodiye Çiğdem Talu melodinin fırtınada yazıldığını bilmeden İçimdeki Fırtına diye söz yazmış. İki kişi arasındaki telepati, sessiz bağlar önemlidir. Sonra Melih Kibar ve Çiğdem Talu'nun hikayelerine baktım. Çiğdem Talu Melih Kibar'dan büyük diye hep ilişkilerinden çekinmişler, hatta sonunda da ayrılmışlar. Yusuf Atılgan ile eşinin de arasında yaş farkı varmış mesela; ama erkek büyük olunca nedense hiç ses edilmiyor. Toplum baskısı altında ezilmiş aşkların hikayelerini okuyup dinleyince içim buruluyor. 

Film çok güzel olabilecek bir konuyu heba ettiği için üzüldüm. Bir de filmde piyano hocam Maria Rita Epik'in karşıma çıkmasına sevindim.



15 Kasım 2014 Cumartesi

Kaybolmayalım diye

"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında."


Bugün bu yıl nobel ödülü alan Modiano'nin son romanını okudum. Kitap fena değil; çok  sevmedim ama polisiye yönü ağır basmasa da  yine de insanı merak ettiren bir polisiye . Bence  kitap daha ziyade anılar ve insanın hayatının değişik dönemlerinden bahsediyor. Yaşlı bir adamın unuttuğu çocukluğu ve gençliği. Zaman benim için de çok mühim bir mevzu;     üzerinde konuşmaktan bıkmadığım bir konu. Üniversitede Tanpınar'ın zaman algısı ve Bergson kitaplarıyla haşır neşir olmuştum. Bergson'un Le temps et la simultaneité'sini okuyup anlamaya çalışıyordum; şimdi aklımda pek bir şey kalmamış. Modiano'nin kitabının kahramanı anılarının peşinden gidiyor. Benim için anılarım mühim şeyler; günlük yazdığım için hafızam da anılarımla dolu. Unutmayı sevmiyorum. Halbuki bazen büyük kaçış; uğruna mükemmel şiirler yazılacak kadar değerli bir şey unutmak (Ey unutuş! kapat artık pencereni-bu şiirin başlığı ispanyolca; ben de çok seviyorum başlıklarımı başka dillerde yazmayı). 

Bugün bu romanı okuyunca (Pour que tu ne te perdes pas dans le quartier romanın adı) aklıma Otuz Beş Yaş şiiri geldi. Ne kocaman bir adamdı ömrünün yarısında otuz beş yaşındaki Cahit Sıtkı Tarancı. 6 yıl sonra 35 olacağım ben de; bugün bu şiiri okuyunca sanki büyüdüğümü anladım. Şiirde aynaya bakıp kendine yabancılaşıyor şairimiz. Ben aynaya bakınca kendime yabancı hissetmiyorum henüz, bilmiyorum yaştan mı yoksa yaşlarımı daha idrak ederek yaşamaya karar verişimden mi. İnsanın kendini bedenine ait hissetmediği dönemler oluyor. Ergenlik döneminde bu hissi çokça yaşadığımı ve tasavvufla belki de o yüzden o dönem çok içli dışlı olduğumu sanıyorum. Beden bir kafes; biz ruhtan ibaretiz. Öyle miyiz? Öyleyse bile bedeni kafes değil de üzerinde ya da içinde konakladığımız bir ev olarak görme fikrine daha sıcak bakıyorum. 

Zaman diyordum; Avusturya'da kültür şoku yaşadığım tek konu olan zaman. Avusturyalılar için zaman çok net biçimde ölçülüp biçilebilen planlanabilen ve tamamen insanın efendisi olduğu bir şey. Bizde ise zaman mı bizim efendimiz yoksa biz mi zamanı hiç kontrol etmek istemiyoruz bilemiyorum. Hangisi daha iyi onu da bilemiyorum. Burada sürekli takvimlerle randevularla; 15 geçe buluşmak üzere verilen ve tam da 15 geçe buluşulan toplantılarla yaşamaktan biraz bıktım. Bağlanma korkusu olan bir erkek gibi hissediyorum kendimi karşımdaki Avusturyalı bana bundan 6 ay sonra perşembe günü müsait olup olmadığımı sorduğunda; boğuluyorum, giydiğim kıyafetin yakası boğazımı sıkıyor. Bununla ilgili farklı kültürlerin zaman anlayışlarını inceleyen çok güzel bir yazı vardı. Avusturyalılar da bize tahammül edemiyorlar tabii. Son dakikacılığımız ve planlamadan uzaklığımızla çıldırtıyoruz insanları. Patronumla birlikte Türkiye seyahati yapacağımızda; gerekli randevular için ben bir Avusturyalı gibi insanları 4 hafta önceden aramaya başladım (ki aslında bu Avusturya için kısa bir süre). Bizim Türklerin bana verdikleri cevapları yazıyorum : "Ne bileyim olur herhalde, 4 hafta sonra diyelim ama siz 2 gün önce tekrar arayın"; "4 haftaya kim öle kim kala"; "Lütfen geleceğiniz hafta arayın 4 hafta gibi uzak bir tarihe randevu vermem imkansız." Patrona bunları anlatmam elbette zor oldu; adam benim işi salladığımı bile düşündü başta. Sonra son dakikada ayarlanan toplantılar tıkır tıkır işleyince o da şaşırdı. 

Zamanın bu kadar kültürel bir şey olduğunu gördükçe daha da ilgimi çekmeye başladı. Zaman konusunda emin olduğum tek bir şey var; izafi zamanımızı istediğimiz gibi eğip bükmek bizim elimizde. Ayrıca her yaştaki halimizi de cebimizde taşıyoruz; içimizdeki çocuk veya genç kız yahut öğüt veren yaşlı kadın olmak da bir seçim. Herkesin günleri sayılı ama aklımız ve ruhumuzla yaşadığımız zaman sonsuz bir şey. Tanpınar da çok büyük bir adam. 

"Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim."


13 Kasım 2014 Perşembe

Qualcosa di grande

Sene 2000, ben 14 yaşındayım; babamın karşısına dikildim:"Baba bana 75 milyon lazım". O zaman için büyük para, herhalde şu anın 750 lirası filan gibidir. Babam tabii şaşırdı, ne yapacaktım ben o kadar büyük parayla? Yapacağım şey sonuç olarak İtalyanca kursu çıktı. Cumartesileri sabah erkenden kalkıp üşenmeden kursa gidiyordum. İnsan sevdiği bir şeyle uğraşınca yorgunluk filan dinlemiyor. Fransızca'nın yardımıyla İtalyanca'yı çok kolaylıkla öğrendim; hatta dönemde en başarılı öğrenciye verilen bursla Floransa'ya dil okuluna gitme hakkını kazandım. Bursun zor tarafı tek başıma gidecek olmamdı. Annemin tereddüt ettiğini ve yalnız başıma göndermek istemediğini hatırlıyorum. O dönem Alsancak'taki İtalyan Kültür Merkezi'nin müdiresi Lea Hanım anneme beni mutlaka göndermesini, Floransa'nın küçük bir kent olduğunu; bu bursu kazanmanın mühim bir şey olduğunu saatlerce anlatınca annem yüreği çokça pırpır ederek beni göndermeye razı oldu. Ben kursa giderken sınıf arkadaşlarımın çoğu opera sanatçısıydı, herhalde Türkiye'de operayla uğraşanları benim kadar tanıyan az olmuştur. Kilo almaya çalışıyorlar gerçekten. Neyse; ben bursu aldım ve Floransa yolunu tuttum. 15 yaşında elimde valizim; çantamda annemin her hafta harcamam için tek tek zarfta ayırdığı paralarım ( o zaman liret vardı tabii), gizli kesemde yedek param ve pasaportumla büyük heyecan ve telaş içinde Floransa'ya indim.

Okuldan birileri beni karşıladı; 1 ay boyunca yanında kalacağım yaşlı kadının evine teslim ettiler. Oda arkadaşım kemancı bir Hırvat kızdı, o olmasa ben o seyahati tek parça çıkaramazdım. Kız bana Croat dedikçe ben hangi memleketten olduğunu aslında anlamadan kafa sallıyordum. Sonra başucundaki Hrvatska yazan (böyle mi yazılıyordu bilmiyorum) sözlüğü görünce anlamıştım Croat'ın Hırvat olduğunu (kravat kelimesinin bu Croat'tan geldiğini söyleyeyim yeri gelmişken). Ertesi gün oda arkadaşım bana harita okumayı öğretti, sabah benimle birlikte o da okula geldi. Neşe içinde gezindim bütün gün, orda ayrıca dil kursunda olan arkadaşımla buluştum sonra eve dönüş vakti geldi. Geldi gelmesine ama ben her zamanki rotasyon kabiliyetimle evin yerini unutmuşum; bunu sonradan farkettim. Floransa'da girmedik sokak bırakmadım; bu pis İtalyanlar bir de adres sorunca bilmeseler de yarım saat konuşup sonra bilmiyorum diyorlar. Ağlamaklı en son bir cafeye girdim oturdum, evi aramaya başlamamın üstünden saatler geçmiş ben perişan bir köşede ağlamamak için uğraş veriyorum ama yaşlar süzülmeye başlamış. Böyle durumlarda büyük ananem Hızır'dan yardım ister. Ben de Hızır'dan yardım istedim; yardımıma elbette yetişti. Meğer salaklığımı kendim de bildiğim için adresi bir pusulaya yazıp cebime koymuşum. Largo Bellini Piazza Santa Croce, hala hatırlıyorum. En son hava karardıktan sonra evi zar zor buldum; telefona yapışıp ciğerlerim sökülürcesine ağlayarak annemleri aradım. "Ben kayboldum anne bugün gelin beni alın". Annem hep o gün kalp krizi geçirmediğine çok şaşırdığını söyler. Beni gelip almadılar tabii. Aslında benim yaşımda böyle kursa gidip geri giden çok oluyormuş. Evinde kaldığım yaşlı cadı da halime acıdı, bana güzel İtalyan kurabiyelerinden verdi. Sonrası güzel; Floransa müze cenneti. Her gün 2 müze geziyordum yine de bitiremedim Floransa'daki müzeleri. Şimdiki aklımla tekrar gitmek istiyorum. 

Sonra 22 yaşımda tek başıma Roma'ya gittim. Çok uzun süreden sonra tek başıma ilk kez yurtdışına çıkışım. Termini'ye yakın bir otelde kalıyorum, tek başıma olduğum için akşam gezmeye korkuyorum; otelin yanında bir kilisede gidip opera dinliyorum. Yer yön duygum yine yok, harita okuyabildiğim kadar aklımda ezberliyorum otelden çıkmadan. 5 sokak düz sonra sola sonra sağa. Elbette yollar hep yanlış yere çıkıyor ama sonuçta Roma'dayım yollar başka nereye çıkabilir ki? Hayatımda özgürlük hissini kana kana içtiğim dönem Roma'da geçirdiğim o 3 gündür. Yurtdışında yaşamaya da o seyahatte karar verdim sanıyorum. İtalya'yı, İtalyanca'yı çok seviyorum. Roma'da en çok gezdiğim yerler kitapçılar. Bir kitabın kapağına en sevdiğim fotoğraf olan "A kiss by Hotel de Ville"i basmışlar. Sevgiyle kitabı elime alıyorum; bir bakıyorum ki kitap Nazım Hikmet'in İtalyanca şiirleriymiş. Bunu yazdım çünkü o an o kadar mutlu olmuştum ki; sanki çok eski bir tanıdık ben yalnız gezerken gelip arkadan gözlerimi kapatmış gibi. Yine kaybolarak ve yanlışlıkla bir yerlere geliyorum. Meğer orası Villa Borghese imiş. Caravaggio'yu ilk kez orda görüyorum. Deliriyorum o tablolara, kaybettiğim yollar bazen iyi yerlere de çıkıyormuş. 

Yürüyerek Vatikan'a gidiyorum. Ben zaten bütün Roma'yı yürüyerek geziyorum. Tüylerim diken diken, katolik bir arkadaşımı arama ihtiyacı hissediyorum ordan. Farkediyorum ki o an benim bütün Hristiyan arkadaşlarım ortodoks. Bir sonraki gidişimde Andi olacak yanımda, bunu henüz bilmiyorum. Aşk çeşmesine attığım paranın her kuruşuna helal olsun demem gerek galiba burda. Vatikan'dan dönüşte artık ayaklarıma kara sular indiğini farkedip otobüse biniyorum. Elbette tecrübeli bir Stanbouliote olmanın etkisiyle ceplerim boş, çantama sıkı sıkı sarılmış vaziyette. Otobüse 10 kişilik sarışın bir erkek grubu biniyor. Birbirlerine işaret ediyorlar; anlıyorum ki Rumen veya Bulgar bir hırsız çetesi. Adam sinsice yanıma yaklaşıyor elini cebime atacakken benden eline tokadı yiyor. "Ben İstanbul'dan geliyorum benim çantamı çalamazsın" diye bağırıyorum adama. Adam şaşkınlık içinde "Scusi Signorina scusi scusi" diye benden özür diliyor. Korkarak otele gidiyorum. 

İtalya seyahatlerim özellikle Roma bence benim hayatımı değiştirdi. O 3 günlük Roma seyahatinden sonra İspanya'ya geçtim; bir ay orda kaldım ve çok eğlendim ama Roma'nın yerini tutmadı. Aslında bugün İtalyan edebiyatından bahsedeyim diye yazıya başlamıştım konu nerelere geldi. Bu da böyle bir anımdır diyerek bitireyim yazımı. Bir de 2000 yazında İtalya'da öğrendiğim ve çok sevdiğim bir şarkı paylaşayım. Ci vediamo!


11 Kasım 2014 Salı

Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi

 "It's that I've put my genius into my life; I've put only my talent into my works."

Yusuf Atılgan'ı ve eserlerini çok severdim ama bu hikaye beni etkiledi. Serpil Hanım ne ince ruhlu şair bir kadınmış. Seyyan Hanım da aşkı için şarkı söylemeyi bırakmış. Sanatın yeri sevgiyle dolunca pek pişmanlık olmuyor sanırım. Hislerini böyle incelikle anlatabilen insanları görünce kendimi pek kaba saba hissediyorum. Ruh zerafeti ne mühim özellik.

Serpil Hanım, başarılı bir tiyatro sanatçısı, başarılı bir şarkı yorumcusudur; ancak sürdüremez bu uğraşlarını.


"Ben on altı on yedi yaşlarındaydım. "Aylak Adam"ı okudum. O zaman Ankara'da yaşıyordum. Çok etkilendim. Yani, şöyle bir şey oldu; çok yakından tanıdığım biri duygusu gelişti. Kendimi çok yakın hissettim. Dünya görüşü, dünyaya bakışı beni çok etkiledi. Edebi anlamda da müthiş sürükleyici, inandırıcı, şiirsel, dili son derece temiz; çarpıldım. Dedim ki ben bu adamı bulacağım. Körse de, topalsa da farketmez. Ondan sonra da ne olur ne biter bilemem. "Aylak Adam"da da içten içe hissedersiniz; hem çok hoş biri, hem tekin değil bu adam dersiniz. Korkutucu bir yanı vardır. Belki yaklaşabilirsiniz, belki ele geçirebilirsiniz ama sonuna kadar da problem olacak biri olabilir. Çok rasyonel şeyler değil tabii. Sadece sezgiler. Ama aradım. Üç ay kadar Ankara'da iz sürdüm. Bulamadım. Kalktım İstanbul'a geldim. Bir arkadaşımın yardımıyla bir yayınevinden Manisa'nın bir köyünde yaşadığını öğrendim. Oturdum mektup yazdım. Çok gençtim, İstanbul'a gelmem bile sorundu. Manisa'ya gidemedim. O sırada "Aylak Adam" çok popüler olmuş, o da beş yüze yakın mektup almış. Hiç sevmezdi o tür şeyleri. Mektuplara baksın, cevaplar yazsın, ilgili değildi hiç. Bir tek bana cevap vereceği tutmuş. Sonra bir yıl kadar mektuplaştık. Sonra geldi İstanbul'da buluştuk.



Tünel'de buluştuk. Yusuf, karşıdaki geçitte bekleyecek ben de Tünel'den çıkacağım. Ben indim, baktım orada. Merhaba bile demedik. Birbirimize yürüdük, Viyana lokantasına kadar. Karşılıklı oturduk bir masaya. Aradan bir süre geçti, ikimiz de titriyorduk. Epey bir süre geçmedi. Böyle başladı işte.



Ben on yedi yaşındaydım, o otuz dokuz yaşında. İlk söylediği şey, sol görüşlü olduğuydu. Para kazanamayacağını düşündükleri için taviz vermeyeceğini vurguladı. Son derece önemliydi bizim için. İlişkimiz çok uzun sürdü. Ama çok geç evlendik. Ben otuz iki yaşındaydım evlendiğimizde. Para yok, pul yok, bende de yok, memlekette bir tarlası vardı, ortakçının işleyip, para yolladığı ufak bir tarla, hepsi o. Hiç para hesabı yapmazdı. O küçük paralarla istediğimiz şeyleri yapar, iki günde bitirirdik. Sanatçıydı tabii. Her şeyi görürdü. Kimsenin fark etmediği şeyleri, o havada görürdü. İyi yemek, en çok onu ilgilendirir. Aydın diye hiçbir şeye tepeden bakmazdı. Yaş farkı bir yandan, hapse girip çıkmış bir yandan, zordu ilişkimiz. Benim de bir tiyatro sürecim vardı. Yusuf, çok saygı duyardı buna. Hiç kimse desteklemedi. Aslında ailede beni anlayacak biri vardı. Babam. Ama ben o zaman yeterince olgun değildim. Babamı tanımıyordum. En çok babam yıkıldı, ama beni en çok o anladı.



Herkes Yusuf Atılgan'ı köy yazarı olarak tanımlıyor. Vurgulanan bir şey bu. Ama çok kentli biriydi. Ailesi göçmen. Babası kol memuru. Manisa yakılıp yıkılınca, yakın bir köye kaçılmış. Orada yaşayan herkes gibi klasik bir Türk ailesi gibi değildiler zaten.Göçmen olmalarının da önemi var.



Ankara Sanat Tiyatrosu'ndan ayrılan grupla, Antigone'yi oynadım. Genco'yla (Erkal) çalıştım. Ağabeyim Durul Gence'yle iki yıl kadar müzik çalışmalarım oldu... Sonra bıraktım. Bir sürü neden var tabii. Aslında çok da başarılı oldum. Bir bütünlük bulamadığım için bıraktım. Ekip işleri, bütün bu çalışmalar ve kendimi ait hissettiğim bir çalışma olamadı. Anlayış, saygı, özveri gerektiren çalışmalardı ve çok az insanda bu vardı. Aradığım bütünlük yoktu. Oyunculuğun çok acısını çektim. Bırakma süreci sancılı geçti.



Eğer bırakmasaydım, kendime yabacılaşacaktım. Bedeli, sevememek, sevilememek olacaktı. Bunu istemedim. Böyle bir şansım oldu. Bunun farkına vardım. Ondan sonra Yusuf'la evlendim. Bir kez bile arkama bakmadım. Hemen de Mehmet doğdu. Sanatın yerine koyabileceğim tek şey sevgi olabilirdi. Hepsi Mehmet'e ve Yusuf'a gitti. Hayatı sürdürmek için para kazanmak gerekti, ben çalıştım bizim evliliğimizde. Zaten öyle konuşmuştuk. Antikacılık yaptım el yordamıyla. Büyük paralar kazanmadım ama geçindik. Öte yandan da evliliğimi korudum. Yusuf ve Mehmet, hep ön planda oldu. Yusuf güzel yemek severdi. Kötü bir yemek asla yemedi. Huzurlu ve mutluydum yaptığım seçimden. Dediğim gibi hiç arkama bakmadım.



Yusuf, kavgadan gürültüden hiç hoşlanmayan bir adamdı. Ağırbaşlı, ağırlığı olan biriydi. Hiç kimseden çekinmedim ondan çekindiğim kadar. Son derece ilgili, ama maço yanları hiç olmayan bir adamdı. Dakik, disiplinli biriydi. Dörde on kala dediyse ve saat dörtse ölmüş olduğunu düşünebilirdiniz. Sakinliği severdi ve kendi yıldızında yaşardı. Köşede kocaman bir berjer koltuğumuz vardı ve o orada okurdu. Yemeklerini saatli yerdi. Öğün aralarında hiçbir şey yemezdi. Çok ayık bir adamdı. Ben hep diyorum ki, biz hepimiz uyur gezeriz. Saat takmazdı mesela, ama saatin kaç olduğunu bilirdi. Saati kol saatiydi ama cebinde taşırdı.



Hiçbir şeyini bir yerde unutmazdı. Son derece sorumluluk alırdı. Mehmet'i istemedi önce. "Dede olacak yaşta adam, baba olmuş" derler, dedi. "Ne zamandan beri başkalarının düşünceleriyle yaşıyoruz!" dedim, ben de. Çok güçlü bir adamdı. Anlatmak çok zor. Yaşadıklarından sonra hâlâ dimdik ayakta olması mucize gibiydi sahiden de. Yusuf, her şeyi silip götürdü. İnsan yanı çok ilgi çekici biriydi. Yirmi dört yaşında gencecik biriyken tutuklanıp, duygularının hesabını vermek zorunda kalmış. Nabzı atan her genç, etkilenir eşitsizlikten. Çok sıcak bir insandı. İnsanı, her şeyin üstünde tutardı. Yaşam haklarının elinden alınması ağır bir şeydi. Ayaktaydı. Üstelik sapasağlam. Bu bile çok büyük bir başarıydı. Öyle zordu ki hayat, arkadaşlıklar bile neredeyse lûtuftu. İnsanları da alıyorsunuz elinden. Dostlukları, arkadaşlıkları...ne kalır ki? Çok sağlam bir adamdı. Zaman zaman kıskandığımı itiraf etmeliyim. Bazen de hayattaki bu sağlam duruşunda bir katkım olmuş mudur diye düşünürüm. Yazdıkları kötümser. Ama müthiş bir yaşama sevinci vardı. Neşeli, mutlu bir adamdı. Mizah duygusu çok gelişmişti. Kadınları çok seven, saygı duyan bir adamdı. Alçakgönüllüydü. Edebi konuşmalardan kaçardı hep. Hayatın kendisiyle ilgiliydi daha çok. Evlenmek istediğim, çocuğum olsun dediğim tek erkekti Yusuf. O olmasaydı evlenemezdim de sanıyorum. Sinemaya çok ilgisi vardı, iyi bir izleyiciydi. Vasatı asla yeterli bulmazdı. Kötü bulduğu bir şeye zaman harcamayı anlamazdı. Benim hayatımda Yusuf gibi bir insanın sevgisi her şeyin üstündeydi. Aslında hayat çok sade bir şey. Öyle olağanüstü şeyler de yaşamak gerekmiyor.



Parasız zamanlarımızda futbol yazarlığı yapmak istedi. Ama olur mu hiç dediler. Koskoca Yusuf Atılgan... Halbuki bence yepyeni bir soluk getirebilirdi spor yazılarına... Çok ilgilendi Yusuf, Mehmet'le. Uykularından kalkar, severdi. Onlarla yaşamak bana iyi geldi. Dedim ya; buradaki sevgi, her şeye değdi."

...



Sıddık Akbayır / Bütün Hatıralar Islaktır


7 Kasım 2014 Cuma

Yoga

"Good artists copy, great artists steal"

Ben de bugünkü konumu günlük hayatı çok güzel anlatan yazarımızdan çalmış olayım. Sanatçı olduğumdan değil tabii. Yoga ve pilates ilginç sporlar. Benim gibi spordan nefret eden, hayatındaki en yakın arkadaşlarını spor yapamamasına borçlu olan biri için gerçekten ilginç sporlar. G. ve S. ile voleybol oynayamadığımız için başlayan arkadaşlığımız. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin ebeveynlerinin söylediğini değil yaptığını yapıyor. Profesyonel sporcu babanın aşırı kabiliyetsiz kızı olarak annem de pilateste ilerleyince ben de pilatese başladım. Reformer pilates sınıfça yapılmadığından seviyorum. Tek başımayım, ilk başladığımda tek başıma olmama rağmen eğitmenin halime gülmesi de benim kendime yarattığım spor engellerinden biri sanırım. Kendimi 5 yaşında bale sınıfında hatırlıyorum. Başrol alamadığım tek anaokulu gösterisi bale. Sinir geliyor üstüme, kolaylıkla yapamadığım şeylerden hala kaçışım bundan. Fazla uzatmayayım gerisi bir kısırdöngü, her sporu denedim her birinden ayrı ayrı nefret ettim. Belki tenis ve yüzme bir nebze. Sonra çok sonra yıllar sonra pilates gelecek. Vücudumu tek tek kas kas (muscle by muscle mesela burda daha şık dururdu) kontrol edebildiğimi göreceğim. 

Sonra yoga sınıfı, Her şeyin en zorundan başlamam gerek tabii, Kendimi ashtanga yogaya atıyorum. Yanımda 70lik delikanlılar amuda kalkıyor. Beden dersinin korkulu kabusu. Az kalsın boynumu kırıyordum. Şimdi biri ayaklarımdan tutunca amuda kalkabilmemle korkularımın üstüne gitmeyi başarmamın bir ilgisi olmalı. Yogaya ilk süslü püslü hukuk bürosunun müvekkil kapalım diye bizi üye ettiği süslü püslü Viyana'nın en şık (bu Avusturyalılar schiki miki diyorlar) spor salonunda başlıyorum. Aşırı sağcı politikacı Strahe ile ilk karşılaşmam da orda. Nasıl pis pis sırıtıyor pislik ırkçı. Neyse yine konumdan sapıyorum ( Hors contexte der sınav kağıdımın üstünü çizerdi şimdi Fransızca öğretmenimiz Madame Sanchez). Çok hırslı yuppielerin ve çok zengin esnek yaşlıların arasında yoga sınıfında downward facing dogda kollarım acıyarak durmaya çalışıyorum. Onlar amuda kalktıkça ben child pose'a sığınıyorum. Sonra evin orda gerçek yoga stüdyosu. Annesi yogini olduğu için 6 yaşından beri yogayla haşır neşir olan, tüm sorunlarımızın sandalyede oturmaktan ve yere yalınayak basmamaktan kaynaklandığına inanan yoga hocamın esnekliğini izliyorum. Bir erkeğin bedeni bunca esnek olmalı mı? Yaşı genç ama saçı uzun ve beyaz. Sesi çok dingin. Ommmlamaya başlayınca beni gülmek tutuyor. Seans bitiyor, yoga bir yarış değil, süslü püslü spor salonunda gösteriş yapan yuppielerin yarışı hiç değil. Bu sefer ayaklarım yere değiyor, Jacques Brel köpeğinin gölgesi olayım deyince üzülüyoruz, gönüllü olarak yere bakan köpek olurken kimsenin aklına gelmiyor. Yerde yatıyorum en son, yorgun ama mutluyum. Ciğerlerim sigara içmediğim için bana gülümseyip teşekkür ediyor. İlk kez bir sınıfta yapılan sporu seviyorum.

Bedeutungslosigkeit

Büyük büyük konuşuyorum, yok artık kitaplardan etkilenmeyecekmişim yok artık dışardan bakarak okuyabiliyormuşum. Sonra bir kitap bir yazar çıkıyor bu dediklerimin hepsini unutuyorum. Vüs'at O. Bener beni aldı, yerden yere çarptı, hala da süründürüyor. Sanki yazmak istediklerimi almış yazmış, başka hikayelerin arasından çıkıp gelip benim kalbimi mengeneyle sıkıştırmış gibi. Soğukalgınlığım geçmiyor bir türlü. Kitap hakkında atıp tutamayacağım, Bay Muannit Sahtegi'nin notlarıyla başladım, galiba adı Murakami'yi çağrıştırdı. Safım ben, Murakami de kimmiş? O günden beri diğer kitaplarının arasında kayboldum, hepsi ayrı bir tarafımdan tuttu çekiyor. Buzul çağının virüsü mü yoksa Dost Yaşamasız mı bilmiyorum ama en çok Buzul Çağının Virüsü. "Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim bir kaçını gönderiyorum." "Hep kıskandın kendini, kendinden canım aptalım benim. Sen hep yanılgı ve yenilgilerden oluştuğun için yaşayabilensin!" İyi ki bu metinlere üniversite zamanımda rastlamadım. Şimdi bile bu kadar çarpıldıysam o zaman kimbilir nasıl olurdum." Duyuyor musun Oğuz Atay! Çınar elli, kızdı mı kezzap gibi bakan, oysa iri çağla gözlü, kapılardan sığmaz güzel adamım! " Nefes nefese kalıyorum ben bu kitapları okurken çok yoruldum. Okuması anlaması zor diyorlar. Anlaması zor değil, sindirmesi zor. Çok yoruldum. Ben bu kitapların yorgunuyum. 

3 Kasım 2014 Pazartesi

Tolle

"- Sadece huzur içinde var olabilmek ne kadar güç, değil mi Profesör?"

Eşzamanlı birçok kitap okumanın faydasını en çok gördüğüm bir zamandayım. Bir yandan Cosmos belgeseli izleyip, Hawking'in basit dille anlatmaya çalıştığı çok karmaşık şeyleri anlamaya çalışırken Eckhart Tolle imdadıma yetişti. Bu hafta içinde kendisinin 3 kitabını okudum, hala da sonları bitmedi okuyorum. Evrenin büyüklüğü ve dünyanın küçüklüğü, Carl Sagan'ın meşhur mavi noktası, genişeyen evren... İnsanın kendini her şeyin merkezi sanmasından birden koskocaman bir evrende bir zerre kadar bile yer kaplamadığını keşfetmesi. Bunlar insan bilincine ağır gelen şeyler. Tam da o koca evrende neden varız ve olmamız neyi değiştiriyor derken işte Tolle bu sorularıma cevap verdi. Ben en çok "Varolmanın Gücü"nü beğendim. Tolle bunu Şimdinin Gücü'nden sonra yazmış ama bence kendisini okumaya Varolmanın Gücü ile başlamak daha açıklayıcı.

Çok küçükken keşfettiğim ve bu blogda da bahsettiğim fakat ne olduğunu tam çözemediğim bir şey var. İnsan kendi değerini bir şey üzerinden ölçmeye kalktığında işler sarpa sarıyor. Para, güç, karşı cins tarafından beğenilmek, güzellik, gençlik. Bunu en kolay gözlemleme yolu para. Kendi değerini para ile ölçen birinin kendinden bir nebze zengin birinin yanında eğilip büküldüğünü gözlemlemek ne kolay. Ya da daha zoru, güzel veya çekici olduğuna ancak başkası söyleyince inanan insanlar. Yalnız kalmanın sevgilisiz dolaşmanın değerlerini anında bitirdiğine inanan insanlar. İlişki bağımlılığın en büyük sebebi onaylanma ihtiyacı. Neyse konum bu değil, küçüklükten beri fark ettiğim şey işte insanı en çok üzen şeyin bu değerlendirme yanlışlığı olduğuydu. Tolle bunun adını çok güzel koymuş. Varolmanın gücü. Varoluş sıkıntısı değil varolmanın gücü. Yalnızca varolduğumuz ve bu koca evrende bir katre de olsak "var" olduğumuz için güçlü ve değerliyiz. Cosmos, universe, multiverse... Evet çok büyükler ama biz de o büyük şeyin bir parçasıyız. Kısa yazdım çünkü bu kadar basit. Varım o halde güçlüyüm. Varım o halde mutluyum. Var olmak iyi bir şey, 29 senenin sonunda bunu anladım.

Teorik matematik ya da fizik okumayan aklımı seveyim.

ps: Hayat gerçekten komik tesadüflerle dolu. Kitabı henüz bitirmediğimi söylemiştim. Bu yazıyı bitirince kitaba geri döndüm. Hawking'in yarattığı sorulara bir şekilde bu kitapla cevap buldum diye biraz önce yazmıştım. Kitaba geri döndüğümde şu bölümle karşılaştım ( o kadar hayret ettim ki kitabın bu bölümünü kopyalamadan kendim yazıyorum) :

Yetmişli yılların sonlarında, Cambridge Üniversitesi'nin kantininde her gün bir iki arkadaşımla birlikte yemek yerdim. Bazen yakındaki masalardan birinde tekerlekli sandalyeye mahkum bir adam otururudu ve genellikle yanında üç dört kişi daha olurdu. Bir gün tam karşımdaki masaya oturduğunda, elimde olmadan yüzüne baktım ve gördüğüm şey karşısında çok şaşırdım. Adamın bütün vücudu felçli gibi görünüyordu. Vücudu çok zayıftı ve başı sürekli öne eğik duruyordu. Yanındaki insanlardan biri ağzına dikkatlice yemeğini koyuyor, büyük bir kısmı tekrar dışarı dökülüyor, başka bir adamın tuttupu küçük bir tabağa düşüyordu. Felçli adam arada bir anlaşılmaz sesler çıkarıyordu ve biri kulağını onun ağzına yaklaştırığ inanılmaz bir şekilde ne dediğini anlayarak tercüme ediyordu. 

Daha sonra arkadaşıma adamın kim olduğunu sordum. "Bir matematik profesorü" dedi. "Etrafindakiler de öğrencileri. Zaman içinde vücudunun her yanına yayılan bir sinir hastalığı var. En fazla beş yıl ömrü olduğu söyleniyor. Bir insanın karşılaşabileceği en kötü kader olmalı. 
Birkaç hafta sonra, ben binadan çıkarken adamın içeri girdiğini gördüm ve elektrikli sandalyenin girebilmesi için kapıyı tuttuğum sırada gözgöze geldik. Adamın bakışlarının ne kadar net olduğunu görünce bir kez daha şaşırdım. Hiç de mutsuz birinin gözlerine benzemiyordu. Direnmekten vazgeçtiğini hemen anlamıştım; tam bir teslimiyet halinde yaşıyordu. 

Yıllar sonra bir bayiden gazete alırken son derece saygın bir uluslararası haber dergisinin ön kapağında yüzünü görünce çok şaşırdım. Hala hayatt olması bir yana aynı zamanda dünyanın en ünlü fizikçisi olmuştu. O adam Stephen Hawking idi. Yıllar önce gözlerine baktığımda hissettiğim şeyi doğrulayan çok güzel bir yazı vardı. Şimdi bir ses cihazı kullanarak konuşabiliyordu ve muhabire şöyle demişti : "Kim daha fazlasını dileyebilir ki?"

2 Kasım 2014 Pazar

Alıntı

"Çene çene çene! Bıktım usandım. İftira atmakta da üstüne yok. Ben seni büyük adam olacak, koltuklarım kabaracak diye sevmişim öyle mi? Yazıklar olsun! Ben senin ince ruhuna, şair tabiatına tutulmuştum aptal!"