12 Temmuz 2014 Cumartesi

Saf ve düşünceli okur

Kaç kez başlayıp ilk sayfalarında okumayı bıraktığım Saf ve Düşünceli Romancı’yı sonunda bitirdim. Çok heyecanlıyım, sanki biri aklımı okumuş ben birinin aklını okumuşum veya sanki yalnızca benim bildiğimi sandığım ya da sezdiğim şeyleri bir başkası da biliyormuş gibi heyecanlıyım. Romanlara gömülmek ve kafamı kaldırmadan okumak istiyorum. Öncelikle böyle bir hissiyat yarattığı için müteşekkirim Pamuk’a.


Saf ve düşünceli Romancı ya da Saf ve düşünceli Okur. Bu ayrımı çok sevdim. Okumayı ilk öğrendiği andan beri kitaplara romanlara gömülmüş benim için çok aydınlatıcı oldu. Çocukken tam manasıyla saf bir okurken yavaş yavaş düşünceli okura dönüşmemi ama saflığı korumak için çabalayışıma ad koyabildim sonunda. Pamuk’un her dediğine katılmıyorum, saf okuyucudan kaçmak gerektiğini söylüyor mesela. Bazen bazı kitaplarda öyle olmak zorundadır.


Ben daha önce Patti Smith’e yalnızca yazıdan ve sanattan doğan bağla bağlandığımı yazmıştım tam da ne olduğunu açıklayamadan üstün körü bir betimleme ile. Pamuk o bağın ne olduğunu açıklıyor işte. Romancının veya yazarın anlattığı dünyanın resimlerini görerek filmini çekerek ve emek vererek yazara bağlanmak. Kopmayan bir bağ o, Pamuk da değerini biliyor. Bir yazarı tamamen sahiplenmenin de bu emekle bağlantılı olduğunu yazıyor. “C’est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante”. 


Kitapta büyük itiraflar var, bir kitabı entelektüel görünmek ve o kitabı okumanın cool olduğunu bilerek okuduğumuzu kendimize söylemesek bile aklımızın kuytu köşelerinden geçtiğini söylüyor. Bu bir okur için büyük bir itiraftır. Susan Sontag da yazarlık persona’sını sevdiği için yazar olmak istediğini yazmıştı ama günlüğüne yazmıştı. Edebiyat sever biri için bunlar özden uzaklaşma emareleri. Pamuk saf okurdan kaçın dese de herkes kendinin en saf okur olduğuna inandırmak ister kendini. 


Sanki benden başka kimsenin ilgisini çekmeyen bir şeyle ilgilenen çok büyük ve gizli bir klanı keşfetmiş gibi oldum ben bu kitabı okuyunca. Edebiyat kuramları benim de çok ilgimi çekiyor ama aşırı teorik metinlerin içinde kayboluyorum çoğu zaman. Pamuk bunu biraz pop biçimde anlatıyor.


Kitabın her bölümü hakkında sayfalarca yazabilir ve saatlerce konuşabilirim. Mesela Pamuk şiir okurken de resimler gördüğünden bahsediyor. Bense şiire o resimleri göremediğim için mesafeliydim hep ve son zamanlardaki şiir merakım aslında kelimelerin resim çizmeden de çok güçlü olduklarını kavrayınca gelişti. O açıdan şiirin resmine hala ulaşmış değilim. 


"Siz Kemal misiniz Orhan Bey?" kısmı kitabın en eğlenceli bölümü. Erol Taş’ı döven kadınlara gülen kadınların bu soruyu kendisine sormasıyla eğleniyor Pamuk. Kendisine Masumiyet Müzesi’ni okuduğumda bu soruyu soracak kadar bile etkilenmediğimi söylesem bozulur mu acaba? Pamuk kendi tuzağına düştüğünü bilmiyormuş gibi anlatıyor. Pamuk’un hep fazla hesap kitapçı olduğunu kitaplarını okurken sezerdik zaten, kendisi de itiraf etmiş. O gizemli anlaşılmaz adam imajını sevdiği için hesaplayarak yazıyor ve o hesaplar da seziliyor işte. 


Bir de düşünceli yazarların yazdıkları romanlar çok etkileyici olabilir ki zaten post modern roman bence tamamen düşünceli yazarlardan ibaret. Mesela “A visit from the goon squat” beni anlatım biçimiyle çok etkilemişti ama içeriğini ve konusunu sorsanız bilemem şimdi. Altın parçacığı içen bir adam hatırlıyorum ama kitabı bitirdiğimde ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yine de işte kitapların insanlarıyla arkadaş olduğumuzdan da bahsetmiştim ve bu arkadaşlar saf romancıların romanlarında yer alıyor. Kahramanların kendileri bilmese bile biz onların en derin sırlarını, aşklarını, yaşayışlarını biliyoruz, biz kitabı kapatıyoruz ama o arkadaşlar biz bir daha kapağı kaldırıp okuyana kadar orda sadık bir şekilde bizleri bekliyor. Sevdiğim kitapları ezberleyene kadar okumamın sebebi herhalde bu, eski dostlara ne zaman doyabilmiş ki insan? Hem o kahramanların dedikleri değişmiyor ama biz değişiyoruz ve farklı yorumluyoruz hepsini. Çocukken çoğu kitabı okurken yapılan atıfları anlamadığım için çok bozulurdum. Mesela kitaplarda geçen yabancı isimleri nasıl okuyacağımı bilememek ya da yazarın bahsettiği bir romanı filmi bilmemek bende müthiş bir mahcubiyet duygusuna yol açardı. Aynı kitabı birkaç yıl sonra tekrar okuyup artık o isimleri telaffuz edebildiğimi ya da yazarın bahsettiği bir romanı okuduğumu ve artık neden bahsedildiğini bilmenin haklı gururunu yaşamak en sevdiğim roman tecrübelerinden bir olmuştur her zaman. 


Roman karakterlerinin gerçekliği çok ilginç karmaşık ama bir o kadar eğlenceli bir mevzu. Stranger than fiction filmini çok sevişimin sebebi bu. Metafiction da edebiyatta en sevdiğim şey sanırım. Masumiyet Müzesi’nde de benim en çok hoşuma giden Cevdet Bey’in ve genç yazar Orhan Pamuk’un boy göstermesi. Pamuk’un alternatif ve gerçek bir Nişantaşı yaratmak için (kişileriyle kanlı canlı Celal Salik’in Milliyet yazarı olduğu bir gerçek dünya) kaç roman boyu uğraşıp sonra da saf okuru dışlaması paradoks mu acaba yoksa çok açık bir kibir gösterisi mi? 


Roman okuru olmak insanın hayatını baştan aşağıya etkileyen ve hatta değiştiren bir şey. Pamuk saf okurları sevmese de işte roman okuyup film izleyip müzik dinleyip hayatlarına dair cevap arayanlar saf okurlar aslında.