14 Haziran 2026 Pazar

Dünyanın Bütün Kitapları

   Bu aralar yoğun çalışıyorum. İnsanın en büyük hayallerinden birinin gerçek olması ilginç bir şeymiş. Hayatım boyunca sadece yazar olmak istediğimi düşündüm, sonunda yazı gelip buldu beni. Bir yandan hayatın diğer sorumlulukları kolumdan tutup çekiyor. Edebiyatla hiç ilgisi olmayan konularla uğraşıyorum ama artık edebiyatla uğraşabildiğim için onları da seviyorum artık. İnsan hayatının tamamından mürekkep, bu da benim, avukatlık yapan Sezen de benim. Bütün bu karmaşa içinde, istediğim kadar okuyamadığım, kitapların dünyasında yaşayamadığım oluyor. Birkaç gündür vaktim oldu, kitapçıları gezdim, güzel kitaplar aldım. Kitapçının vitrininde gözüm yansımama takılıyor, kendimi inceliyorum. Güzellik yazıyla hem çok bağdaşan hem de hiç bağdaşmayan bir konu. Sonuçta edebiyatta da estetik haz aradığımız oluyor, bazı kitaplar mesela Ada veya Arzu, her şeyden önce “güzel” bir kitap oluşuyla çeker insanı, cümlelerin güzelliği insana edebiyat zevkinin yanında sanki estetik haz yaşatır. Öte yandan yazarların görünüşleriyle çok ilgili olmamaları beklenir, güzellik yüzeyseldir, önemli değildir. Doğrudur da bu. Yine de ilgi çekici bir konu. Clarice Lispector’un güzelliği insanı ele geçiriveren bir güzelliktir örneğin. Çekik gözleri, biçimli vücudu, dolgun dudakları o kendine özgü yüz biçimiyle birleşir, afet gibi bir kadındır enikonu. Rachel Kushner da Lispector’un güzelliği hakkında yazmış. Karizma hakkında düşünüyorum, yazarlık karizması, insanlık karizması. 

    Burada çok sevdiğim bir sahaf var, yeni kitaplar da satıyor. Orada saatler geçiriyorum, bu yabancı şehirde o küçük dükkânda kendimi evimde hissediyorum. Tanıdığım Viyanalıların içinde benim kadar okuyan kimse yok, o yüzden burası belki onların doğup büyüdüğü kent ama kitapçılar, işte orası benim yurdum. Borges’in şehirler hakkında yazdıklarını toplayıp bir Atlas çıkarmışlar. İstanbul da var, Borges’in İstanbul fotoğrafları. Nedense onu almıyorum, sevgiyle sayfalarını karıştırmakla yetiniyorum. Sultanahmet’te fotoğraf çektirmiş, aklıma Marguerite Yourcenar’ın Borges’in elinin fotoğrafıyla ilgili yazdıkları geliyor. 

    Aklımın çağrışım selinde yüzüyorum, kitapçılarda yaptığım yolculuklarla dünyayı ve zamanı katediyorum her seferinde. Borges’i bıraktım, Kavafis’in toplu şiirleri, Cevat Çapan’la konuşuyorum içimden, açıp birkaç şiir okuyorum kitaptan. Çok kalın geliyor kitap, taşıyamayacağım, almıyorum onu da. Sahaf Fransızca kitap rafı da eklemiş, yoktu bu. Eğiliyorum, boynum ağrıyor, yalnızca kitapçıların alt raflarında kitap arayanların bileceği tuhaf jimnastik pozlara giriyorum, Fransızca kitaplar çok zengin değil. Bachmannlar Paul Celanlar Bernhardlar yan yana dizilmiş, Viyanalı oluşumla gurur duyuyorum, ben bu yazarlarla aynı toprağın suyuyum gibi geliyor, bu sevgi, bu yakınlık köklerimiz birleşiyor, aynı şeyleri duyuyor, duyumsuyoruz sanki, beni aralarına aldılar, onlardan biriyim artık, biliyorum bunu. Kitaplarını almıyorum, onları yeterince okudum. 

    Yine yalnızca kitaplardan bir dünya kurmuşların bileceği duyguları tadıyorum, kitapları bir insan gibi seviyor, okşuyorum onları, tanıdıklık dolup taşıyor içime. Kitapçılarda gezerken bedenimden çıkıyorum sanki, kitap okuyan bilincimle var oluyorum. Yıllar geçiyor ve şunu fark ediyorum, kitap okuyan bilincim hep aynı, sanki bağlanabildiğim bir geçit, yalnızca kitapların düzleminde varolan bir benlik ve bakış açısı. Almanca öğrendiğimden beri yeni yayınevleri girdi hayatıma, yeni dünyalarıyla. Suhrkamp, dtv ve Piper, onların isimlerini görünce içim ısınıyor. Bende Odun Kesmek var Suhrkamp’tan çıkmış. Dayanamayıp Kavafis’in rafına geri dönüyorum, “Şehir” şiirini arıyorum, buluyorum da. Arkamdan gelen İstanbul için okuyorum bir kez İngilizcesinden. Almanca bir kitap da almıştım, kapağı çok güzel olduğu için üstelik. Feyum portresi vardı kapağında, ne olduğunu araştırıp bulunca iyice sevinmiştim bu Kavafis çevirisini aldığıma. Kitabın bir sayfası Yunanca diğer sayfası Almanca. Açıp okuyorum bazen, Almanca şiiri okuyorum ne anladığımı düşünerek. Yabancı dilde şiir okumak bir farkındalık yaratıyor insanda, o dile ne kadar yerleşebildiğimi gösteriyor sanki bana. Anlamak, algılamak zor, kelimelere bakmak, açıklamalar okumak gerekiyor. 

    Fabritius isimli Hollandalı ressam bir saka kuşu resmetmiş. Kuş resmi küçük aslında, resimdeki kuş gerçek ölçülerinde çizilmiş. Ayağından zincirli bir saka. Bugüne kadar dikkatimi çekmemiş, bildiğim bir resim değil. Artık çok merak ediyorum, sırf bu resmi görmek için yeniden Hollanda’ya gitmek istiyorum, hiç gitmediğim Maurithuis müzesinde kendimi kaybetmek, Delft Manzarası ve bu küçük kuşa bakmak istiyorum. Proust’un Bergotte’u  tablonun karşısında heyecandan öldürdüğü, hakkında yazdığı Delft Manzarası’nı da görmedim henüz, şimdi bu merakımın yanına bu küçük kuş da ekleniyor.

    Kitaplar aklımda birbirinden bağımsız var olamıyor, birlikte oluşturdukları dünyanın içinde kayboluyorum asıl. Oradan oraya gidiyor aklım, bırakıyorum gitsin. Evimde iki dilli bir şiir kitabı daha var, onu da bu sahaftan almıştım. Anne Carson’ın Sappho çevirileri, Anne Carson’la tanıştığımdan beri, hani olur ya siz de âşık olduğunuz insanın ilgi alanına ilgi duymaya başlayıverirsiniz birden, Anne Carson da beni böyle Homeros’a, Antik Yunancaya itiyor. O öyle yazdığı için merak ediyorum, tekrar ilgi duyuyorum. Açıp İlyada’yı okuyorum bir kez daha ve ön söz dikkatimi çekiyor bu sefer. Azra Erhat neler yazmış, Halikarnas Balıkçısı’na soruyor İlyada’da yer alan rüzgarları. Kitabımın çıktığı Notos yayınevi de var bu rüzgârların içinde, rüzgârların isimleri güzellikleriyle çarpıyor beni önce. Notos, Boreas, Euros ve Zephyros, Pan’ın flütüyle çaldığı şarkılar kadar güzel, isimlere bakmaya doyamıyorum. Tekrar ediyorum içimden isimlerini, en güzel müzikten güzel geliyor bana bütün bunlar. Azra Erhat’ın rüzgârların karşılıklarını Balıkçı’ya sormasını, onun cevaplarını okuyorum, yaşadıklarım katman katman büyüyor içimde. Mavi Yolculuk’ta Mina Urgan’la Sabahattin Eyüboğlu’yla gitmek, çeviri yapmak istediğimi anımsıyorum, kitapların içinde olmayı çok kez hayal etmişimdir ama bu mavi yolculuklar işte ben hep orda yaşamak, onların arasında olmak istiyorum. Neler konuştuklarını merak ediyorum, Sabahhatin Eyüboğlu’na aşık oluyorum Mina ve Azra’yla birlikte ama o yüz vermiyor bize, hayran olmaya devam ediyoruz. 

    Dillerin içinde yaşıyorum ama çeviri yapmak aklıma gelmiyor, beceremem diye düşünüyorum. Mallarmé’yle ilgili okuduğum bir çalışmada “Le vierge, le vivace et le bel aujourd’hui » şiirinden bahsediyor, Mallarmé sıfatla zarfla oyun yapıyor burada. Bakir, canlı ve güzel diye başlıyor şiir, bir insandan bahsedecek sanıyoruz ama o bugünden bahsediyor, Fransızca buna izin veriyor çünkü ama çevirince o oyun kayboluyor. Yine de çeviriye inanıyorum ben, mutlak bir anlamı birbirimize farklı dillerde iletmemiz mümkün oluyor çoğu zaman. O yüzden çok etkileniyorum Lost in Translation filminde Scarlett Johanson ve Bill Murray’nin İtalyanca Dolce Vita filmini Japonca altyazıyla incelemelerinden. Filmde iki karakter birkaç günlüğüne aynı dili konuşuyor. Oluyor bu bazen, bazen hele kitaplarla ilgiliyse konuşmalar, iki kişi aynı dili konuşabiliyor, kuşların dediklerini anlayabiliyor, oluyor bu. 

    Azra Erhat’ın İlyada’ya yazdığı önsöz o kadar hoşuma gidiyor ki bu sefer başka kitaplara bakıyorum onun önsözlerini bulmak için. Evde Şölen-Dostluk var, bu bana verilmiş bir armağandı. Dostluğumuzun şerefine 21. Yaş günümde verilen bir armağan. Kapağında doğum günü dileği olarak “Olayların ve durumların aklında her zaman çok açık halde bulunmasını dilerim,” yazmış arkadaşım. Olaylar ve durumlar aklımda her zaman çok açık halde bulunamıyor, kafam karışıyor, kararsızlıklara kapılıyorum ve o zaman anlıyorum bu dileğin gücünü. Önsöz beni yanıltmıyor. Azra Erhat öyle bir coşkuyla başlıyor ki yazısına. “Eskiden Symposion'u her okuyuşumda bir hal olurdu bana, ürperir, sarsılır, hele Alkibiades'in söylediği Sokrates övgüsüne geldim mi, büsbütün coşardım,” demiş, ben de böyle coşkular yaşıyorum ve tuhaf bulunmasından korktuğum için saklıyorum bu coşkuları. Edebiyat bana tatmadığım bütün duyguları tattıran yegane sevgili gibi, heyecan, merak, ilgi, bazen sıkıntı ve üzüntü de giriyor işin içine. 

    Büyük bir tutkunun içinde kavruluyor, yeniden şekilleniyor, kendimi kaybedip kaybedip yeniden buluyorum.  Oradan oraya savruluyorum, yoruluyorum, kitaplar yoruyor beni, hep daha fazlasını istiyorum, bütün kitapları okumak istiyorum. “J’ai lu tous les livres,” aklıma yine bütün kitapları okuyan Mallarmé geliyor, üzgün teniyle. Bu dizeyi çevirmek ne zor Allahım. Ten bitirdi hazlarını, tükendi kitap (Kemalettin Kamu) / Bütün hazları tattım, kitapları okudum (Orhan Veli Kanık) / Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar (Can Yücel) / Devirdim sayfaları! Gönlümde yine hüzün var (Erdoğan Alkan). Çeviri işte böylesi oyunlar oynuyor insana, çevirileri yan yana koyunca sanki ortaya yeni bir şiir çıkıyor. 

    Şölen’in önsözünden sonra kitabı bırakamıyorum, aslında durumlar aklımda açıktı, Azra Erhat’ın önsözlerini takip ediyordum. Yine kafam karışıyor ve bütün diyaloğu okuyorum. Sevgiden bahsediyorlar, sevginin tanımlarından. Kendilerinden çok emin konuşuyor hepsi, Sokrates gelene kadar. Azra Erhat Balıkçı’ya mektuplarında “o sevmediği Platon’u ben seviyordum, ama neden sevdiğimi açıklamama izin vermezdi. Çünkü, derdim, bu adam filozof milozof amma ustasını bu dünyada kimsenin sevmediği gibi sevmiş. Ustasını sevmek…hoş doğa sevgisini de, insan sevgisini de Halikarnas Balıkçısı’ndan öğrenmiştim ben.” Edebiyata duyduğum sevgiyi Şölen’de buluyorum, anlatıyor açıklıyor işte Platon neler olduğunu, durumlar ve olaylar açık hale geliyor benim için. 

    Sahaftan çıkmadan önce bir kitap dikkatimi çekiyor. Yeni bir kitap. Benjamin Moser, Hollandalı ressamları anlatıyor. Ressamları çok seviyorum, bir yandan Gaugin’in biyografisini okuyorum, Mallarmé ile ilişkisini bilmiyordum. Yine sevdiğim bir yayınevinin Gallimard’ın Pléiade serisinden Mallarmé’nin toplu eserlerini almıştım geçen sene. Poe’nun kuzgununu çeviriyor Mallarmé, Poe bütün Fransızları, Baudelaire’i müthiş etkiliyor. Kuzgun çevirisi şerefine Gaugin Mallarmé’nin portresini yapıyor, omzunda Poe’nun kuzgunu. Resimleri çok sevdiğim için alıyorum kitabı, Benjamin Moser Fabritius’un kuşunu Susan Sontag’ın, Clarice Lispector’un güzelliği, karizmasıyla karşılaştırarak anlatıyor. Aynada kendime bakıp saçımı düzeltiyorum. Dünyaya dönmeye, sözleşme yazmaya hazır gibiyim. 

 

 

 

 

 

 

5 Mayıs 2026 Salı

Ayna

Kediler gelmişti. 

Önce 

annelerini gördüm. 

Ekmekleri doğradım

küçük

            küçük,

et suyuna batırdım,

önüne koymadan. 

Bu aslında

apaçık bir

kadın dayanışmasıydı.

Daha anlamamıştım.

Yavrular çıktı sonra. 

Bense

hiç doğamayacak bir bebeğin

yasını tutuyordum sessizce. 

Bir akşamüstü kucağımda

dört 

küçük kedi, 

gözlerini zor açan 

bir bebeği de

kucağıma koyacaklardı sonradan

ve ben insanla kedi 

yavrularının süt kokusunun tıpkılığını 

fark ettiğimde 

hiç şaşırmayacaktım.

Dört kedi ve bir kadın, 

aynı varoluşun içinde,

iyileşen yaralarımla

güneşe bakıyorduk. 



(En zor anımda camımın altında bitip bana anneliği öğreten kedi ve yavruları için yazmıştım.)

 


7 Mart 2026 Cumartesi

Kaf Dağının Ardı

 Bir roman nasıl okunur? Kendini okuduklarına kaptırarak, altını satır satır çizerek, bölümleri atlayarak hızlı hızlı, yazara sonsuz bir yakınlık ve sonsuz bir hiddet duyarak, kahramanla özdeşleşerek, kahramanlarla özdeşleşmeden teknik incelemeler yaparak okunur. Filme çekilse nasıl olacağını hayal ederiz, yazarın söyleşilerini anımsar, o roman hakkında yazılmış kitapları okuruz. Hayatımızdaki olayları romandaki olaylara benzetmek, yazarın günlüklerini, okuma maceralarını, ödül aldığında yaptığı konuşmaları okumak, romanda geçen mekanları gerçek hayatta ziyaret etmek de işin parçasıdır. Bütün bunları tek bir yazarla yaşayabilmek, okur olarak tek yazarın eserleri içinde büyüyüp dönüşebilmek, nadir olan işte budur. 

Bu yıl inanmakta hâlâ güçlük çektiğim bir şey oldu; denemelerim kitaplaştı. Denemelerimin birinde edebiyatla gerçek hayatın ilişkisinden bahsediyor ve şöyle diyordum: “Orhan Pamuk bile insanlık tarihi için Sibel ve Kemal’in nişanında beliriveren genç yazar Orhan Pamuk’tan daha gerçek, kurmacadaki o hakikat yüklü yaşam tecrübesine göre daha değerli değildir. Kara Kitap’ın varlığıdır sizin Teşvikiye yürüyüşlerinize anlam veren.” Kitabın çıktığı dönemde, Masumiyet Müzesi’nin dizisi çekildi. Ben kendisinden daha gerçek bulduğum edebi Orhan Pamuk’u bu sefer bir dizi kahramanı olarak izledim. Bütün kitaplarını okuduğum yazarla, aslında ne kadar uzun zamandır bir ilişki içinde olduğumu böylece düşünmeye başladım. “Orhan Bey sizi öyle yakından biliyor, tanıyorum ki şaşarsınız.”

            Viyana’daki ilk yıllarımdı, göçmenliğin ağırlığını üstümde hissediyor, İstanbul’u çok özlüyordum. Tam o sıralarda Kar romanını yeniden okudum. Karlı, soğuk bir Viyana gecesine karşılık soğuk ve karlı Kars. Kitap bitince uyumaya çalıştım, olmuyordu. Dönüp duruyordum. Birden yataktan ok gibi fırlayıp kitap hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmaya başladım. “Yıllar önce hiç beğenmediğim hatta başlayıp yarısında attığım Orhan Pamuk'un Kar romanını okudum. Bazı kitapların insanı doğru zamanda bulduklarında, yepyeni bir kimlik kazandıklarını unutmuşum. Bu okuyuşumda kitabı elimden bırakamadım, şu anda da hâlâ etkisi altındayım. En sevdiğim hislerden biri bu. Roman bitti diye üzülürken bir yandan kitabın kahramanlarının dünyasında yaşamak. Bunları yazmasam düşünüp durmaktan uyuyamayacaktım. İyi geceler,” demişim. 

Orta sonda yılbaşı çekilişinde, kitap okuduğumu bilen bir sınıf arkadaşım bana Benim Adım Kırmızı’yı hediye etmişti. Kitaptan çekindiğimi anımsıyorum. Yazarla ilk tanışmam olacaktı bu. Yine de açıp okumaya başladım. “Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım.” Anlamayacağımı sandığım bu roman beni öyle derinden etkilemişti ki evimizde bulduğum romanlarını yutarcasına okumaya koyuldum.  Cevdet Bey ve Oğulları vardı, bir de Kara Kitap

Bütün ders aralarında Cevdet Bey ve Oğulları’nı okuyor, teneffüse çıkmakta zorlanıyordum. Bir öğlen tatilinde, kitabımı sıramda unutmuşum. Geri geldiğimde kitabımın bütün sayfalarına tek tek “Mö” yazan sıra arkadaşıma bu saçma çabası yüzünden kızamadım bile, kahkahalarla güldüm onun yerine. Komikti gerçekten, üşenmeden tam 610 kez mö yazmıştı. O yüzden yeni bir kopya almak zorunda kaldım. Konusu o yaştaki ben için çok ilginç değildi aslında, Buddenbrooklar’dan habersizdim üstelik. Yine de bu tuğla gibi romanın beni nasıl içine çektiğine hayret ederek okuyordum. 

 Gelmiştik okumaların en çetinine. Kara Kitap’a kaç kez başladım, kaç kez bitiremedim anımsayamıyorum. Yine de bu kitabı okumak, onu ele geçirmek istediğimi biliyordum. Giriş sayfaları sanki ağır bir kapıydı. Omuz atıyor, zorluyor, romanın dünyasına girmeye çalışıyordum. Sonunda Kara Kitap bana, lise ikiyi bitirdiğim yaz, kapılarını açtı. Tam aradığım şeydi bu. Sıkıcı, tekdüze hayatımda; üniversiteyi kazanarak gitme hayali kurduğum İstanbul, bütün gizemi ve ihtişamıyla belirdi. Metinlerarası örgüler, Celâl Salik’in köşe yazıları, Galip’in dönüşümü, bıkmadan usanmadan Rüya’yı araması, hurufilik, epigraflarının güzelliği bana çok çarpıcı geliyordu. 

O yıllarda Proust, Dostoyevski gibi büyük yazarları okuyarak yavaş yavaş tanımaya başladığım önemli romanlarla ilgisi vardı, sevdiğim Divan edebiyatıyla kesişiyordu. Bu arada kalmışlığıyla kendine özgü bir cumhuriyetti Orhan Pamuk’un İstanbul’u. Yazar bu romanda, aradığım vahayı vaat ediyordu. Ben böyle yaşamak istiyordum, bunu biliyordum. Sihirden uzak, mânâ bulamadığım kuru bir yaşama hapsolmaktan çok korkuyordum. Öpüş bölümündeki oyun, şifrenin tam çıkmamasına rağmen aklımı başımdan almıştı. Hayatı metinlerarası yaşama, gizemler çözerek, kendimi arayarak büyüme isteğim iyice artmıştı. Orhan Koçak “Aşk, metinlerarası aşktır; metinlerarası aşk da metinlerin birbirine duyduğu aşk,” diyor Kara Kitap’tan bahsederken. Ben de tam böyle bir kara sevdaya tutulmuştum. 

Uzak Dağlar ve Hatıralar’dan sonra yaptığı bir söyleşide “Aslında her insan benim gibi böyle küçük günce tutarsa ne kadar zengin biri olduğunu ruhsal olarak düşünsel olarak görür. Ve ben bu defterleri tutmanın hayatta yaptığım en iyi şeylerden biri olduğunu düşünüyorum,” diyor. Ben de hep böyle günceler tuttum. Günlüğümde Kara Kitap’ın kapağı yapıştırılmış sayfada “Kara Kitap'ı seviyorum ben, hem de çok seviyorum. Romanla, anlatıyla ilgili olduğu için en çok,” yazıyor. Ben bu romanı okuduğumda, onun yarattığı edebi tartışmaları, Tahsin Yücel’den Jale Parla’ya uzanan eleştirileri, kitap hakkındaki yabancı akademik makaleleri bilmiyordum. Bunların o an için hayatımda bir önemi yoktu. Kendimi romana kaptırmıştım bir kere. Gerisi beni ilgilendirmiyordu.

 

Edebiyat bana oyunlar oynamayı çok sevdiğinden olsa gerek, üniversiteyi kazanıp kendimi Teşvikiye’de buldum. Orada oturuyor, her gün karakolun, Alaaddin'in bakkalının önünden geçiyor, Rüya gibi esrarlı ve çok güzel bir kadına dönüşmeyi umarak yeni yaşamıma alışmaya çalışıyordum. İstanbul bana aradığımı veriyordu, gerçekten Kara Kitap’ın anlattığı kadar büyük ve macera doluydu, roman beni aldatmamıştı. Bir tür tamamlanmışlık hissi içindeydim. Sonunda Tatar Çölü’nden kendimi kurtarmıştım. Müthiş bir canlılık duyuyor, hayatın güzelliği, İstanbul’un görkemi karşısında büyüleniyordum. 

O sırada Orhan Pamuk Nobel ödülünü aldı, meşhur konuşmasını yaptı. Konuşmasında okuma, öğrenme merakından, İstanbul o devirde bir taşra hissiyatı verdiğinden eksik yaşama korkusundan bahsediyordu. İlk gençliğime damgasını vuran işte bu sıkıntıydı, ben İzmir’de kendimi merkezden uzakta duyuyor, eksik bir yaşama mahkûm olduğumu düşünüyordum. Orhan Pamuk, benim bu güçlü duygumu babasının bavulundan çıkarmış, ona bir ad vermişti. İstanbul, benim merkezimdi artık. Günlüğümde buna varıyordum. Edebiyat bunun için de çok önemli geliyordu bana, sevdiğimiz yazarlar hep adını koyamadığımız o önemli duygularımıza ad koyuyordu. 

Masumiyet Müzesi’ne bir roman olarak çok bağlanamadım ama kitap benim için özellikle bir eşya olarak hep önemli bir yere sahip oldu. Kitaplar bizi yalnızca metinleriyle etkilemezler, başka türlü de var olurlar hayatımızda. Değişim öğrencisi olarak gittiğim Amsterdam’da tanıştığım arkadaşımın da romanı okuyup yanında taşıdığını görünce öyle şaşırdım ki bununla ilgili bir öykü yazdım. “Daha kitap çıkalı bir hafta olmamasına rağmen ikimizin de Masumiyet Müzesi’ni okuyup bitirmiş ve yanımızda taşıyor olmamızı düşünüyorum. Kitapları değiştirmek istiyorum, beni bir daha hiç görmese de her zaman yaptığım gibi kitabın kapağına yazdığım adımı, kitabı aldığım yeri ve o günün tarihini her gördüğünde beni hatırlasın diye kendi kitabımı ona vermek istiyorum.” O uçağa yetişecekti o gün, o telaş içinde unutacaktık kitapları değiştirmeyi. 

Kemal ve Füsun’a ısınamasam da onları Orhan Pamuk’un farklı eserlerle yarattığı o düşsel, gerçeğinden çok daha etkili olan Nişantaşı’nın pek sevemediğim komşuları olarak görecektim. Romanları daha eleştirel okuyordum artık. Masumiyet Müzesi’nde aradığım o şeyi, her neydiyse o, bu sefer bulamamıştım. Romandaki İstanbul, Celâl Salik ve Orhan Pamuk’tu benim ilgimi çeken, benim içinde yaşadığım Nişantaşı’ndaki karakterler iyice ete kemiğe bürünüyordu. Müze fikrini çok yaratıcı bulsam da romanı çok sevemediğimden olsa gerek, müzeye hiç gitmedim. Romanda Kemal edebi Orhan Pamuk’a Dostoyevski’den, Nabokov’dan bahsediyor, Kar hakkındaki görüşlerini yazara bildiriyordu. “Orhan Bey, Karromanınızı sonuna kadar okudum," dedi. "Ben siyaseti sevmem. Bu yüzden, kusura bakmayın ama biraz zorlandım. Ama sonunu sevdim.”

Kar’ı aslında çıkar çıkmaz lisedeyken okumaya çalışmıştım. Siyasi görüşlerime uymadığını düşündüğüm için yarım bıraktım, kızdım hatta Orhan Pamuk’a, çok kızdığım kitaplara nadir olarak yaptığım gibi kitabı elimden fırlattım. Edebiyat benim için kusursuzluğu temsil ediyordu, yazarın bana göre kusurlu olmasına o yüzden hiç tahammülüm yoktu. Ben de çok gençtim ve gençliğin verdiği o keskin fikirlerle yargılıyordum bu romanı.

Yıllar içinde zaman zaman ona kızdığım, o meşhur Türkçe hatalarını gördükçe kitaplardan soğuyacak gibi olduğum oldu. Sevdiğimiz yazarlardan çok şey beklediğimiz için oluyordu bu. Yazara doğaüstü güçler atfeden okurlar için yazarın insani kusurları büyüdükçe büyür. Ne diyordu Haluk Bilginer’in karakteri Kış Uykusu’nda, “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak.” Politik açıdan tasvip etmediğim şeyler söylediğinde, yeni romanlarını ilk okuyuşta istediğim kadar sevemediğimde, bütün sevdiğim yazarlarda olduğu gibi, bu türden bir öfkeye kapılıyordum işte. Kara Kitap’ı yazan biri için koyduğum çok yüksek beklenti çıtasına ulaşamadığını düşündüğümde hiddetleniyordum. Görev aslında bendeydi, okur olarak değişmem gerekecekti. 

Yazarı paramparça ederken mutlak güç sahibi olduğunu sanan zavallı okur, ne yapsa yaranamıyordu. Kendini romanın yüzeyine bırakıp kahramanlarla özdeşleşince, metinlere biraz fazla kapılıverince saf bulunuyor, alay edilip, küçümseniyordu. Yazarı ve metni fazla ciddiye alıp metnin her köşesini kurcalayınca, okuma zevkini kaçırmakla suçlanıyordu bu sefer. Halbuki okur, yazara “en kıymetli hazinesini” verir. Dikkatini. Belki de o yüzden, kendimi hep okur olarak tanımladım, okur olmak hayatımın en temel taşlarından oldu. 

Akademik eğitimden geçmediğim için okurluğumu başka kitaplar okuyarak geliştirmekten başka çarem yoktu. Bu çaba, metinleri daha kapsamlı anlamamı sağlayacak araçları veriyordu bana. Lisede hiç ilgimi çekmeyen Kara Kitap Üstüne Yazılar’ı okumak, bana artık en az Kara Kitap’ı okumak kadar keyifli geliyordu. Tahsin Yücel’in eleştirilerini, dahası bu eleştirilerin benim romana olan sevgimi neden azaltmadığını düşünmeyi çok sevmeye başlamıştım. Tahsin Yücel tek tek eleştirilerinde haklıydı belki, cümlelerin bazıları bozuktu gerçekten. Yine de eleştirmenler ne söylerse söylesin, bir roman bazen okurun hayatında öyle bir yer ediniyordu ki diğer kısımlar anlamsızlaşıyordu. Romanların çarpıcı etkisiydi bu, ufak tefek teknik aksaklıklar bunu değiştiremiyordu.

İyi romanlar yazan romancılar, aynı anda kendilerini eleştirecek okurların ortaya çıkması için gereken kıvılcımı çakar. Onların metinlerine öyle kapıldığımız için o metinleri daha iyi okumak isteriz, metinleri daha iyi okudukça da romanlarına kusur buluruz. Yazarla okurun bitmek bilmeyen düellosu.

Nabokov Rus Edebiyatı antolojisi düzenlerken, kitabına Dostoyevski’yi almamış. Bunu da Dostoyevski’nin tek bir güzel sayfası olmamasına bağlamış. Koyu Dostoyevski hayranı olan Borges ise, Ecinniler’e yazdığı önsözde şöyle yanıtlamış onu: “Aşkın keşfi gibi, denizin keşfi gibi, Dostoyevski’nin keşfi de hayatımızda unutulmaz bir dönüm noktasıdır. Bir Rus edebiyatı antolojisinin önsözünde Vladimir Nabokov, Dostoyevski'nin eserlerinde antolojiye dahil edilmeye değer tek bir sayfa bile bulamadığını ifade etmiştir. Bu durum, Dostoyevski’nin sayfa sayfa değil, kitabı oluşturan sayfaların toplamıyla değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelir.”

Kara Kitap, bütün kusurlarına karşın benim için bir mihenk taşı olmaya devam ediyordu. Sonradan konuştuğum ve aynı dönemde genç birer Pamuk okuru olan okur arkadaşlarımın da benzer bir tecrübeden geçtiğini fark ediyordum. Kara Kitap, yalnız beni değil, bir dönem genç okurları benzer şekilde çarpmıştı. Bu yaşımızda bile o dönem romandan nasıl etkilendiğimizden konuşmaktan çok hoşlanıyorduk. Gerçekten de Borges’in dediği gibi, aşkın keşfi, denizin keşfine eşdeğer bir tecrübeydi bu hayatımızda. Her zaman açar okurum bazı bölümlerini, epigrafları aklıma düşer. Hâlâ hepsi aynı çarpıcılığı korumaktadır. Yazılmasından 26 yıl sonra bile, bugün okuduğum romanlarda atfı karşıma çıkınca heyecanlanıp sevinirim.  

Romanlara duyduğum tutkuya karşın hiçbir zaman kurmaca için “yazmasam çıldıracaktım,” duygusunu yakalayamadım ama kitaplar hakkında yazma tutkumun tam da buna karşılık geldiğini, Kar hakkında düşündüklerimi o Viyana gecesinde yazmasam çıldıracağımı hissettiğimi, ancak yazımı bitirince uyuyabildiğimi dün gibi hatırlıyorum. O gece Ka’nın ne oraya ne buraya ait olabilen ruh hali, benim göçmen yalnızlığımla buluşarak yepyeni bir anlam kazanıyordu. Değişen metin değil, benim bakış açımın koordinatlarıydı. Orhan Pamuk, roman kanonu hakkında derin derin düşünen, iniş çıkışları olmakla birlikte o kanona belli bir seviyenin hiç altına inmeden, çoğu çok üst düzey romanlar ekleyen bir yazar olarak önemliydi benim için artık her şeyden çok. 

En son Uzak Dağlar ve Hatıralar’ı okudum. Onun resimli günlüklerine bakmak, onları okumak hoşuma gitti. Özellikle Orhan Pamuk’un beni kandırmadığını, o üst kurmaca evrende birlikte gezdiğimizi anladığımda içimi büyük bir sevinç kapladı. "Ama hayatımı hep Kara Kitap'ı yazar gibi yaşadım." Bu cümle sanki bütün bu yılları çevreleyip kuşatıyor, onun romanlarında bulduğum anlam dünyasını benim için bütünüyle inşa ediyordu. Yazar ve okur, bütün kusurlarıyla birlikte deviniyor, yıllar içinde yakınlaşıp uzaklaşıyor, metinlerle birlikte dönüşüyordu. Biliyordum ki hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı. Yazı hariç. Evet, tabii, tek teselli yazı hariç. 

 


8 Temmuz 2025 Salı

Bu aralar

Bu aralar ilgimi çeken şeyler. Hulki Aktunç (Erotologya), Barthes (The Pleasure of Text) ve Carson'ı (Eros the Bittersweet) birlikte okumak, Celia Paul, resimle edebiyatın birleştiği yerler (ama Orhan Pamuk tarzı gibi değil, tersine yazıyla resmin birleşmesi, resimlerin okunuşu, Jenny Slate'in Twombly'nin resminde zaman geçişiyle ilgili yazdıkları mesela), genel olarak yazı, alfabeler, Solgun Ateş'in Yevgeni Onegin'le ilişkisi, Goethe, Hafız ve çeviri. Hélene Cixous ve Rembrandt. Akdeniz ışığının ressamlarda yarattığı dönüşüm. 

26 Haziran 2025 Perşembe

Hurufilik

 
Hurufilik
Joseph başladı harfleri saymaya,
elif be te se. 
Alfabelerin adı değişiyordu, 
Almanca yazılıyordu harfler, 
Buchstabe Elif
elifba alphabeta.
Kitaplar nâmelere dönüşüyor, 
Goethe divanında oturuyor
ve çeviriden alıyor 
her demde artan derdini, 
nefes al,
nefes ver
çünkü dem nefes de demektir aynı zamanda.
Hüthütün kanadından saçılan tılsımları yakalayıp dağıtmak istenci.
Almanca şiirin her dizesinde
All- ile başlatıyor 
bin surette saklanan
sevgilisine  yazdıklarını.
Züleyhâ.
-Ne kadar ismi varsa hepsi sende-
“Bana bakıyorsun ve artırıyorsun derdimi her nefeste
Sana bakıyorum ve artıyor meylim her nefeste
Goethe uyandı ve onun yüzünde hakikati gördü. 
Alef.






[In tausend Formen magst du dich verstecken]

In tausend Formen magst du dich verstecken,

Doch, Allerliebste, gleich erkenn ich dich;

Du magst mit Zauberschleiern dich bedecken,

Allgegenwärt'ge, gleich erkenn ich dich.


An der Zypresse reinstem, jungem Streben,

Allschöngewachsne, gleich erkenn ich dich;

In des Kanales reinem Wellenleben,

Allschmeichelhafte, wohl erkenn ich dich.


Wenn steigend sich der Wasserstrahl entfaltet,

Allspielende, wie froh erkenn ich dich;

Wenn Wolke sich gestaltend umgestaltet,

Allmannigfalt'ge, dort erkenn ich dich.


An des geblümten Schleiers Wiesenteppich,

Allbuntbesternte, schön erkenn ich dich;

Und greift umher ein tausendarm'ger Eppich,

O Allumklammernde, da kenn ich dich.


Wenn am Gebirg der Morgen sich entzündet,

Gleich, Allerheiternde, begrüß ich dich;

Dann über mir der Himmel rein sich ründet,

Allherzerweiternde, dann atm' ich dich.


Was ich mit äußerm Sinn, mit innerm kenne,

Du Allbelehrende, kenn ich durch dich;

Und wenn ich Allahs Namenhundert nenne,

Mit jedem klingt ein Name nach für dich

    


                                            In a Thousand Forms

English version by John White

You may hide yourself in a thousand forms,
Still, All-beloved, I recognize you;
You may cover yourself in magic mists,
All-present, I can always tell that it is you.

I discover you as well, All-beautifully-growing,
In the cypress's pure young surge,
In the stream's fresh, living rush,
All-enchanting, I know you well.

When rising jets of water unfurl,
All-playful, how glad I am to see you;
When clouds form and transform themselves,
All-manifold, I discern you in them.

In the blossoming tapestry that covers the meadow,
I see your All-colorful, starry beauty;
When ivies reach their thousand arms around,
I meet you, All-embracing.

When morning lights the mountain range
I greet you there too, All-brightening,
Then, as the sky grows round above me,
All-heart-expanding, it is you I inhale.

What, with out and inner senses, I know,
I know only through you, All-teaching;
When I name Allah's hundred names,
A name, with each name, re-echoes for you.

24 Mayıs 2025 Cumartesi

Büyülenme

 Kitapçıda Mallarmé şiirleri görünce almıştım, James Lloyd Austin derlemesiymiş. Önsözünü okuyorum, Mallarmé'nin dil anlayışıyla ilgili neler yazmış. Mallarmé, dil mükemmel bir araç değil, öyle olsa bu kadar çok dil olmazdı, mutlak anlamı veren üstün tek bir dil yok demiş. Mallarmé'nin ömür boyu taşıyacağı değerlerden bahsediyor, şiir, aşk ve dostluk. Bunu da şairin "hayatta yalnızca Güzellik vardır, ve bu da sadece tek bir şekilde ifade edilebilir, Şiir" sözlerine bağlıyor. Ordan da Proust'un aydınlanmış tek yaşam vardır, o da edebiyattır sözüne bağlamış. Böyle şeyleri okuyunca mutlak güzellikle karşı karşıya kalmış gibi hissediyorum kendimi. Önsöz Mallarmé'yle işimiz asla bitmez diye bitiyor. 

 un poison tutélaire 

Toujours à respirer si nous en périssons.

The tomb of Charles Baudelaire

The buried temple shows by the sewer-mouth’s
Sepulchral slobber of mud and rubies,
Some abominable statue of Anubis,
The muzzle lit like a ferocious snout

Or as when a dubious wick twists in the new gas,
Having, we know, to wipe out insults suffered
Haggardly kindling an immortal pubis, 
Whose flight strays according to the lamp

What votive leaves, dried in cities without evening
Could bless, as she can, vainly sitting
Against the marble of Baudelaire

Shudderingly absent from the veil that clothes her
She, his shade, a protective poisonous air
Always to be breathed, although we die of her.


Le tombeau de Charles Baudelaire

Le temple enseveli divulgue par la bouche 
Sépulcrale d'égout bavant boue et rubis 
Abominablement quelque idole Anubis 
Tout le museau flambé comme un aboi farouche 

Ou que le gaz récent torde la mèche louche 
Essuyeuse on le sait des opprobres subis 
Il allume hagard un immortel pubis 
Dont le vol selon le réverbère découche 

Quel feuillage séché dans les cités sans soir 
Votif pourra bénir comme elle se rasseoir 
Contre le marbre vainement de Baudelaire 

Au voile qui la ceint absente avec frissons 
Celle son Ombre même un poison tutélaire 
Toujours à respirer si nous en périssons.