7 Mart 2026 Cumartesi

Kaf Dağının Ardı

 Bir roman nasıl okunur? Kendini okuduklarına kaptırarak, altını satır satır çizerek, bölümleri atlayarak hızlı hızlı, yazara sonsuz bir yakınlık ve sonsuz bir hiddet duyarak, kahramanla özdeşleşerek, kahramanlarla özdeşleşmeden teknik incelemeler yaparak okunur. Filme çekilse nasıl olacağını hayal ederiz, yazarın söyleşilerini anımsar, o roman hakkında yazılmış kitapları okuruz. Hayatımızdaki olayları romandaki olaylara benzetmek, yazarın günlüklerini, okuma maceralarını, ödül aldığında yaptığı konuşmaları okumak, romanda geçen mekanları gerçek hayatta ziyaret etmek de işin parçasıdır. Bütün bunları tek bir yazarla yaşayabilmek, okur olarak tek yazarın eserleri içinde büyüyüp dönüşebilmek, nadir olan işte budur. 

Bu yıl inanmakta hâlâ güçlük çektiğim bir şey oldu; denemelerim kitaplaştı. Denemelerimin birinde edebiyatla gerçek hayatın ilişkisinden bahsediyor ve şöyle diyordum: “Orhan Pamuk bile insanlık tarihi için Sibel ve Kemal’in nişanında beliriveren genç yazar Orhan Pamuk’tan daha gerçek, kurmacadaki o hakikat yüklü yaşam tecrübesine göre daha değerli değildir. Kara Kitap’ın varlığıdır sizin Teşvikiye yürüyüşlerinize anlam veren.” Kitabın çıktığı dönemde, Masumiyet Müzesi’nin dizisi çekildi. Ben kendisinden daha gerçek bulduğum edebi Orhan Pamuk’u bu sefer bir dizi kahramanı olarak izledim. Bütün kitaplarını okuduğum yazarla, aslında ne kadar uzun zamandır bir ilişki içinde olduğumu böylece düşünmeye başladım. “Orhan Bey sizi öyle yakından biliyor, tanıyorum ki şaşarsınız.”

            Viyana’daki ilk yıllarımdı, göçmenliğin ağırlığını üstümde hissediyor, İstanbul’u çok özlüyordum. Tam o sıralarda Kar romanını yeniden okudum. Karlı, soğuk bir Viyana gecesine karşılık soğuk ve karlı Kars. Kitap bitince uyumaya çalıştım, olmuyordu. Dönüp duruyordum. Birden yataktan ok gibi fırlayıp kitap hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmaya başladım. “Yıllar önce hiç beğenmediğim hatta başlayıp yarısında attığım Orhan Pamuk'un Kar romanını okudum. Bazı kitapların insanı doğru zamanda bulduklarında, yepyeni bir kimlik kazandıklarını unutmuşum. Bu okuyuşumda kitabı elimden bırakamadım, şu anda da hâlâ etkisi altındayım. En sevdiğim hislerden biri bu. Roman bitti diye üzülürken bir yandan kitabın kahramanlarının dünyasında yaşamak. Bunları yazmasam düşünüp durmaktan uyuyamayacaktım. İyi geceler,” demişim. 

Orta sonda yılbaşı çekilişinde, kitap okuduğumu bilen bir sınıf arkadaşım bana Benim Adım Kırmızı’yı hediye etmişti. Kitaptan çekindiğimi anımsıyorum. Yazarla ilk tanışmam olacaktı bu. Yine de açıp okumaya başladım. “Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım.” Anlamayacağımı sandığım bu roman beni öyle derinden etkilemişti ki evimizde bulduğum romanlarını yutarcasına okumaya koyuldum.  Cevdet Bey ve Oğulları vardı, bir de Kara Kitap

Bütün ders aralarında Cevdet Bey ve Oğulları’nı okuyor, teneffüse çıkmakta zorlanıyordum. Bir öğlen tatilinde, kitabımı sıramda unutmuşum. Geri geldiğimde kitabımın bütün sayfalarına tek tek “Mö” yazan sıra arkadaşıma bu saçma çabası yüzünden kızamadım bile, kahkahalarla güldüm onun yerine. Komikti gerçekten, üşenmeden tam 610 kez mö yazmıştı. O yüzden yeni bir kopya almak zorunda kaldım. Konusu o yaştaki ben için çok ilginç değildi aslında, Buddenbrooklar’dan habersizdim üstelik. Yine de bu tuğla gibi romanın beni nasıl içine çektiğine hayret ederek okuyordum. 

 Gelmiştik okumaların en çetinine. Kara Kitap’a kaç kez başladım, kaç kez bitiremedim anımsayamıyorum. Yine de bu kitabı okumak, onu ele geçirmek istediğimi biliyordum. Giriş sayfaları sanki ağır bir kapıydı. Omuz atıyor, zorluyor, romanın dünyasına girmeye çalışıyordum. Sonunda Kara Kitap bana, lise ikiyi bitirdiğim yaz, kapılarını açtı. Tam aradığım şeydi bu. Sıkıcı, tekdüze hayatımda; üniversiteyi kazanarak gitme hayali kurduğum İstanbul, bütün gizemi ve ihtişamıyla belirdi. Metinlerarası örgüler, Celâl Salik’in köşe yazıları, Galip’in dönüşümü, bıkmadan usanmadan Rüya’yı araması, hurufilik, epigraflarının güzelliği bana çok çarpıcı geliyordu. 

O yıllarda Proust, Dostoyevski gibi büyük yazarları okuyarak yavaş yavaş tanımaya başladığım önemli romanlarla ilgisi vardı, sevdiğim Divan edebiyatıyla kesişiyordu. Bu arada kalmışlığıyla kendine özgü bir cumhuriyetti Orhan Pamuk’un İstanbul’u. Yazar bu romanda, aradığım vahayı vaat ediyordu. Ben böyle yaşamak istiyordum, bunu biliyordum. Sihirden uzak, mânâ bulamadığım kuru bir yaşama hapsolmaktan çok korkuyordum. Öpüş bölümündeki oyun, şifrenin tam çıkmamasına rağmen aklımı başımdan almıştı. Hayatı metinlerarası yaşama, gizemler çözerek, kendimi arayarak büyüme isteğim iyice artmıştı. Orhan Koçak “Aşk, metinlerarası aşktır; metinlerarası aşk da metinlerin birbirine duyduğu aşk,” diyor Kara Kitap’tan bahsederken. Ben de tam böyle bir kara sevdaya tutulmuştum. 

Uzak Dağlar ve Hatıralar’dan sonra yaptığı bir söyleşide “Aslında her insan benim gibi böyle küçük günce tutarsa ne kadar zengin biri olduğunu ruhsal olarak düşünsel olarak görür. Ve ben bu defterleri tutmanın hayatta yaptığım en iyi şeylerden biri olduğunu düşünüyorum,” diyor. Ben de hep böyle günceler tuttum. Günlüğümde Kara Kitap’ın kapağı yapıştırılmış sayfada “Kara Kitap'ı seviyorum ben, hem de çok seviyorum. Romanla, anlatıyla ilgili olduğu için en çok,” yazıyor. Ben bu romanı okuduğumda, onun yarattığı edebi tartışmaları, Tahsin Yücel’den Jale Parla’ya uzanan eleştirileri, kitap hakkındaki yabancı akademik makaleleri bilmiyordum. Bunların o an için hayatımda bir önemi yoktu. Kendimi romana kaptırmıştım bir kere. Gerisi beni ilgilendirmiyordu.

 

Edebiyat bana oyunlar oynamayı çok sevdiğinden olsa gerek, üniversiteyi kazanıp kendimi Teşvikiye’de buldum. Orada oturuyor, her gün karakolun, Alaaddin'in bakkalının önünden geçiyor, Rüya gibi esrarlı ve çok güzel bir kadına dönüşmeyi umarak yeni yaşamıma alışmaya çalışıyordum. İstanbul bana aradığımı veriyordu, gerçekten Kara Kitap’ın anlattığı kadar büyük ve macera doluydu, roman beni aldatmamıştı. Bir tür tamamlanmışlık hissi içindeydim. Sonunda Tatar Çölü’nden kendimi kurtarmıştım. Müthiş bir canlılık duyuyor, hayatın güzelliği, İstanbul’un görkemi karşısında büyüleniyordum. 

O sırada Orhan Pamuk Nobel ödülünü aldı, meşhur konuşmasını yaptı. Konuşmasında okuma, öğrenme merakından, İstanbul o devirde bir taşra hissiyatı verdiğinden eksik yaşama korkusundan bahsediyordu. İlk gençliğime damgasını vuran işte bu sıkıntıydı, ben İzmir’de kendimi merkezden uzakta duyuyor, eksik bir yaşama mahkûm olduğumu düşünüyordum. Orhan Pamuk, benim bu güçlü duygumu babasının bavulundan çıkarmış, ona bir ad vermişti. İstanbul, benim merkezimdi artık. Günlüğümde buna varıyordum. Edebiyat bunun için de çok önemli geliyordu bana, sevdiğimiz yazarlar hep adını koyamadığımız o önemli duygularımıza ad koyuyordu. 

Masumiyet Müzesi’ne bir roman olarak çok bağlanamadım ama kitap benim için özellikle bir eşya olarak hep önemli bir yere sahip oldu. Kitaplar bizi yalnızca metinleriyle etkilemezler, başka türlü de var olurlar hayatımızda. Değişim öğrencisi olarak gittiğim Amsterdam’da tanıştığım arkadaşımın da romanı okuyup yanında taşıdığını görünce öyle şaşırdım ki bununla ilgili bir öykü yazdım. “Daha kitap çıkalı bir hafta olmamasına rağmen ikimizin de Masumiyet Müzesi’ni okuyup bitirmiş ve yanımızda taşıyor olmamızı düşünüyorum. Kitapları değiştirmek istiyorum, beni bir daha hiç görmese de her zaman yaptığım gibi kitabın kapağına yazdığım adımı, kitabı aldığım yeri ve o günün tarihini her gördüğünde beni hatırlasın diye kendi kitabımı ona vermek istiyorum.” O uçağa yetişecekti o gün, o telaş içinde unutacaktık kitapları değiştirmeyi. 

Kemal ve Füsun’a ısınamasam da onları Orhan Pamuk’un farklı eserlerle yarattığı o düşsel, gerçeğinden çok daha etkili olan Nişantaşı’nın pek sevemediğim komşuları olarak görecektim. Romanları daha eleştirel okuyordum artık. Masumiyet Müzesi’nde aradığım o şeyi, her neydiyse o, bu sefer bulamamıştım. Romandaki İstanbul, Celâl Salik ve Orhan Pamuk’tu benim ilgimi çeken, benim içinde yaşadığım Nişantaşı’ndaki karakterler iyice ete kemiğe bürünüyordu. Müze fikrini çok yaratıcı bulsam da romanı çok sevemediğimden olsa gerek, müzeye hiç gitmedim. Romanda Kemal edebi Orhan Pamuk’a Dostoyevski’den, Nabokov’dan bahsediyor, Kar hakkındaki görüşlerini yazara bildiriyordu. “Orhan Bey, Karromanınızı sonuna kadar okudum," dedi. "Ben siyaseti sevmem. Bu yüzden, kusura bakmayın ama biraz zorlandım. Ama sonunu sevdim.”

Kar’ı aslında çıkar çıkmaz lisedeyken okumaya çalışmıştım. Siyasi görüşlerime uymadığını düşündüğüm için yarım bıraktım, kızdım hatta Orhan Pamuk’a, çok kızdığım kitaplara nadir olarak yaptığım gibi kitabı elimden fırlattım. Edebiyat benim için kusursuzluğu temsil ediyordu, yazarın bana göre kusurlu olmasına o yüzden hiç tahammülüm yoktu. Ben de çok gençtim ve gençliğin verdiği o keskin fikirlerle yargılıyordum bu romanı.

Yıllar içinde zaman zaman ona kızdığım, o meşhur Türkçe hatalarını gördükçe kitaplardan soğuyacak gibi olduğum oldu. Sevdiğimiz yazarlardan çok şey beklediğimiz için oluyordu bu. Yazara doğaüstü güçler atfeden okurlar için yazarın insani kusurları büyüdükçe büyür. Ne diyordu Haluk Bilginer’in karakteri Kış Uykusu’nda, “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak.” Politik açıdan tasvip etmediğim şeyler söylediğinde, yeni romanlarını ilk okuyuşta istediğim kadar sevemediğimde, bütün sevdiğim yazarlarda olduğu gibi, bu türden bir öfkeye kapılıyordum işte. Kara Kitap’ı yazan biri için koyduğum çok yüksek beklenti çıtasına ulaşamadığını düşündüğümde hiddetleniyordum. Görev aslında bendeydi, okur olarak değişmem gerekecekti. 

Yazarı paramparça ederken mutlak güç sahibi olduğunu sanan zavallı okur, ne yapsa yaranamıyordu. Kendini romanın yüzeyine bırakıp kahramanlarla özdeşleşince, metinlere biraz fazla kapılıverince saf bulunuyor, alay edilip, küçümseniyordu. Yazarı ve metni fazla ciddiye alıp metnin her köşesini kurcalayınca, okuma zevkini kaçırmakla suçlanıyordu bu sefer. Halbuki okur, yazara “en kıymetli hazinesini” verir. Dikkatini. Belki de o yüzden, kendimi hep okur olarak tanımladım, okur olmak hayatımın en temel taşlarından oldu. 

Akademik eğitimden geçmediğim için okurluğumu başka kitaplar okuyarak geliştirmekten başka çarem yoktu. Bu çaba, metinleri daha kapsamlı anlamamı sağlayacak araçları veriyordu bana. Lisede hiç ilgimi çekmeyen Kara Kitap Üstüne Yazılar’ı okumak, bana artık en az Kara Kitap’ı okumak kadar keyifli geliyordu. Tahsin Yücel’in eleştirilerini, dahası bu eleştirilerin benim romana olan sevgimi neden azaltmadığını düşünmeyi çok sevmeye başlamıştım. Tahsin Yücel tek tek eleştirilerinde haklıydı belki, cümlelerin bazıları bozuktu gerçekten. Yine de eleştirmenler ne söylerse söylesin, bir roman bazen okurun hayatında öyle bir yer ediniyordu ki diğer kısımlar anlamsızlaşıyordu. Romanların çarpıcı etkisiydi bu, ufak tefek teknik aksaklıklar bunu değiştiremiyordu.

İyi romanlar yazan romancılar, aynı anda kendilerini eleştirecek okurların ortaya çıkması için gereken kıvılcımı çakar. Onların metinlerine öyle kapıldığımız için o metinleri daha iyi okumak isteriz, metinleri daha iyi okudukça da romanlarına kusur buluruz. Yazarla okurun bitmek bilmeyen düellosu.

Nabokov Rus Edebiyatı antolojisi düzenlerken, kitabına Dostoyevski’yi almamış. Bunu da Dostoyevski’nin tek bir güzel sayfası olmamasına bağlamış. Koyu Dostoyevski hayranı olan Borges ise, Ecinniler’e yazdığı önsözde şöyle yanıtlamış onu: “Aşkın keşfi gibi, denizin keşfi gibi, Dostoyevski’nin keşfi de hayatımızda unutulmaz bir dönüm noktasıdır. Bir Rus edebiyatı antolojisinin önsözünde Vladimir Nabokov, Dostoyevski'nin eserlerinde antolojiye dahil edilmeye değer tek bir sayfa bile bulamadığını ifade etmiştir. Bu durum, Dostoyevski’nin sayfa sayfa değil, kitabı oluşturan sayfaların toplamıyla değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelir.”

Kara Kitap, bütün kusurlarına karşın benim için bir mihenk taşı olmaya devam ediyordu. Sonradan konuştuğum ve aynı dönemde genç birer Pamuk okuru olan okur arkadaşlarımın da benzer bir tecrübeden geçtiğini fark ediyordum. Kara Kitap, yalnız beni değil, bir dönem genç okurları benzer şekilde çarpmıştı. Bu yaşımızda bile o dönem romandan nasıl etkilendiğimizden konuşmaktan çok hoşlanıyorduk. Gerçekten de Borges’in dediği gibi, aşkın keşfi, denizin keşfine eşdeğer bir tecrübeydi bu hayatımızda. Her zaman açar okurum bazı bölümlerini, epigrafları aklıma düşer. Hâlâ hepsi aynı çarpıcılığı korumaktadır. Yazılmasından 26 yıl sonra bile, bugün okuduğum romanlarda atfı karşıma çıkınca heyecanlanıp sevinirim.  

Romanlara duyduğum tutkuya karşın hiçbir zaman kurmaca için “yazmasam çıldıracaktım,” duygusunu yakalayamadım ama kitaplar hakkında yazma tutkumun tam da buna karşılık geldiğini, Kar hakkında düşündüklerimi o Viyana gecesinde yazmasam çıldıracağımı hissettiğimi, ancak yazımı bitirince uyuyabildiğimi dün gibi hatırlıyorum. O gece Ka’nın ne oraya ne buraya ait olabilen ruh hali, benim göçmen yalnızlığımla buluşarak yepyeni bir anlam kazanıyordu. Değişen metin değil, benim bakış açımın koordinatlarıydı. Orhan Pamuk, roman kanonu hakkında derin derin düşünen, iniş çıkışları olmakla birlikte o kanona belli bir seviyenin hiç altına inmeden, çoğu çok üst düzey romanlar ekleyen bir yazar olarak önemliydi benim için artık her şeyden çok. 

En son Uzak Dağlar ve Hatıralar’ı okudum. Onun resimli günlüklerine bakmak, onları okumak hoşuma gitti. Özellikle Orhan Pamuk’un beni kandırmadığını, o üst kurmaca evrende birlikte gezdiğimizi anladığımda içimi büyük bir sevinç kapladı. "Ama hayatımı hep Kara Kitap'ı yazar gibi yaşadım." Bu cümle sanki bütün bu yılları çevreleyip kuşatıyor, onun romanlarında bulduğum anlam dünyasını benim için bütünüyle inşa ediyordu. Yazar ve okur, bütün kusurlarıyla birlikte deviniyor, yıllar içinde yakınlaşıp uzaklaşıyor, metinlerle birlikte dönüşüyordu. Biliyordum ki hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı. Yazı hariç. Evet, tabii, tek teselli yazı hariç. 

 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder