14 Mart 2017 Salı

Someone in the Crowd

Son birkaç yılda uçak yolculuklarımda çok güzel filmler izliyorum. La La Land'i beğenmeyeceğimi düşündüğümden sinemada izlememiştim. Saçma bir müzikal beklerken, kendilerini hedeflerine adayan çalışkan insanların masalı çıktı. Film beni değişik yönleriyle çok etkiledi. Bir modern zaman masalı olmasıyla ama belki de en çok emek veren insanlara bir övgü olmasıyla. 

Whiplash'i izlediğimde de aynı hislere kapılmıştım. Belki ben de çok çalışan, bir hedefi olunca gecesini gündüzüne katan ve zorluklardan yılmamaya çalışan biri olduğum için bu filmlerden çok etkileniyor olabilirim. Yine de hedefi uğruna çalışan insanları anlatan çok film varken Chazelle'in filmleri beni en derinden etkileyenleri oluyor. Black Swan'da böyle olmamıştım. 
Mia, en sevdiği yerde sevmediği bir iş bulmuş; hayalleri gerçek olsun diye bir yandan uğraşıyor. Ben Mia'nın en çok hayatına küçük sihirli dokunuşlar getiren yönünü sevdim. Müzik duyup peşinden gidiyor, Bogart'ın penceresine bakıyor. Filmlerdeki gibi bir erkeği hiç olmayacak şekilde bırakıp romantik anların peşinden koşuyor. Yine de insanın hayatında sihir araması, filmlerde yaşaması onun aptalca kariyerinden vazgeçmesi demek değildir diyor Mia. Gözünü kırpmadan da hedefine odaklanıp hedefini elde ediyor. Aferin sana Mia! Whiplash'de Mia ve Sebastian'ın daha karamsar versiyonu olan baş karakteri Chazelle bu filmde yumuşatsa da aslında özleri aynı. 
Chazelle şimdiye kadar hep adanmış sanatçıların hikayesini anlattı ama sanat onun filmlerinde tutkuyla yapılan her şey olabilir. Zaten yeni filmi de Neil Armstrong hakkındaymış, onun da disiplinle çalışma hikayesini anlatırsa şaşırmayacağım. Yetenek mühim ama yetmez diyor, çok çalışmalı, gerekirse kendini yaralamalı, fedakarlıklar yapmalısın. Ellerin kanayacak, senin hedefinde seninle yürüyemeyenler arkada kalacak, sen başka yollara gideceksin. Ben sanatta bu adanmışlığı yakalayamadığım için sanatı sadece izleyici olarak seviyorum artık. Parmak egzersizlerini yapmazsam asla piyano çalamam. Yapmayacağım ve çalmayacağım. Benim yolum şimdilik başka yol. La La Land'in açılıştaki saçma şarkısı meğer bize izleyeceğimiz şeyin özetini geçiyormuş. Aşırı neşeli bir şarkıyla hüzünlü bir şeyler anlatıyor. Kahramanları hırslı ama hırs hayatlarının odak noktası değil. Buzlu kovaya elini sokan bateristte ağır diş ameliyatından çıkıp toplantıya koşan kendimi görünce mi bu filmleri sevdim? Hayır, bu filmlerde yalnızca adanmışlık yok. 
La La Land aynı zamanda romantik bir masal, sonu kırık olsa da Mia ve Sebastian'ın yıldızlarda dansetmesi gerçek, her zaman hayatlarının en güzel anılarından olacak. "I'm always gonna love you". Şimdiki hallerini değil ama anılarımızdaki hallerini hala çok sevdiğimiz ne çok insan var. Bazı insanlarla bazı anlar yaşanır, geçer gider. Filmi izlerken kendi anlarımı düşündüm. Mia bence çok mutluydu kocasıyla. Kendisini unutamamış eski sevgilisini gördü, o anların anısına birer gülümseme. İşte ancak öyle bir yeri var o anların hayatımızda, kocaman, sıcak bir gülümseme. Kalpten bir teşekkür.
Sebastian Mia'yı keşfetti, onu ne kadar değerli olduğuna ikna etti. Parlayacak yıldızın yolundaki engelleri süpürdü ve yoldan çekildi. İnsanın bazı önemli noktalarda yüreklendirilmeye ihtiyacı oluyor, ne şanslı ki Mia öyle birine denk geldi. Whiplash'deki gariban kendi kendine olmaya çalışırken Mia'ya gaz veren bir Ryan Gosling var, elbette dünya starı olacak. İlla sevgili olmaları da gerekmezdi, Patti Smith'in Rob Mapplethorpe'u vardı. 

Bu filmi izlerken de yine bizimkileri görmüş gibi oldum. Sanatla, müzikle, filmlerle, romanlarla yaşayan birden çok yaşamı olan bizler, dreamers. Sanatın yarattığı ortak dili konuşan insanlar. Bizler için "Here's looking at you, kid" bizim hayatımızda gerçek bir cümledir. La La Land'i izlediğimden beri filmlerden hatırladığım sihirli sahnelerden kolaj yapıp duruyorum. Fred'le Wilma'nın yıldızlarda dansettiği raksotek Çakmaktaş kaset filminden bir sahne, sonra Sleeping Beauty (tabii 1959 versiyonu) once upon a dream, Big'le Carrie'nin İtalyan restoranına gittikleri, Big'in şarkı söylediği sahne, Céline "let me sing you a waltz" diye gitarını tıngırdatıyor, Great Expectations'da Finn "this is my heart and it's broken" diye bağırıyor, "you and me and five bucks" diyor Troy Dyer, Soul Kitchen'da herkes dans ediyor, Amélie'nin mutfak perdesi şıngırdıyor, Auberge Espagnole'da daha yeni gelmişler. Yakın zamanda başıma sağlıkla ilgili zor bir şey geldi. İçinden yaşamın değerini anlayarak çıkmamı sağlayan zor ve sarsıcı bir şey. Hayata gelmek bir hediye, onu sihirli, mutlu, ışıklı bir şey yapmak için iyi ki sanat var. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder