7 Mart 2026 Cumartesi

Kaf Dağının Ardı

 Bir roman nasıl okunur? Kendini okuduklarına kaptırarak, altını satır satır çizerek, bölümleri atlayarak hızlı hızlı, yazara sonsuz bir yakınlık ve sonsuz bir hiddet duyarak, kahramanla özdeşleşerek, kahramanlarla özdeşleşmeden teknik incelemeler yaparak okunur. Filme çekilse nasıl olacağını hayal ederiz, yazarın söyleşilerini anımsar, o roman hakkında yazılmış kitapları okuruz. Hayatımızdaki olayları romandaki olaylara benzetmek, yazarın günlüklerini, okuma maceralarını, ödül aldığında yaptığı konuşmaları okumak, romanda geçen mekanları gerçek hayatta ziyaret etmek de işin parçasıdır. Bütün bunları tek bir yazarla yaşayabilmek, okur olarak tek yazarın eserleri içinde büyüyüp dönüşebilmek, nadir olan işte budur. 

Bu yıl inanmakta hâlâ güçlük çektiğim bir şey oldu; denemelerim kitaplaştı. Denemelerimin birinde edebiyatla gerçek hayatın ilişkisinden bahsediyor ve şöyle diyordum: “Orhan Pamuk bile insanlık tarihi için Sibel ve Kemal’in nişanında beliriveren genç yazar Orhan Pamuk’tan daha gerçek, kurmacadaki o hakikat yüklü yaşam tecrübesine göre daha değerli değildir. Kara Kitap’ın varlığıdır sizin Teşvikiye yürüyüşlerinize anlam veren.” Kitabın çıktığı dönemde, Masumiyet Müzesi’nin dizisi çekildi. Ben kendisinden daha gerçek bulduğum edebi Orhan Pamuk’u bu sefer bir dizi kahramanı olarak izledim. Bütün kitaplarını okuduğum yazarla, aslında ne kadar uzun zamandır bir ilişki içinde olduğumu böylece düşünmeye başladım. “Orhan Bey sizi öyle yakından biliyor, tanıyorum ki şaşarsınız.”

            Viyana’daki ilk yıllarımdı, göçmenliğin ağırlığını üstümde hissediyor, İstanbul’u çok özlüyordum. Tam o sıralarda Kar romanını yeniden okudum. Karlı, soğuk bir Viyana gecesine karşılık soğuk ve karlı Kars. Kitap bitince uyumaya çalıştım, olmuyordu. Dönüp duruyordum. Birden yataktan ok gibi fırlayıp kitap hakkındaki düşüncelerimi uzun uzun yazmaya başladım. “Yıllar önce hiç beğenmediğim hatta başlayıp yarısında attığım Orhan Pamuk'un Kar romanını okudum. Bazı kitapların insanı doğru zamanda bulduklarında, yepyeni bir kimlik kazandıklarını unutmuşum. Bu okuyuşumda kitabı elimden bırakamadım, şu anda da hâlâ etkisi altındayım. En sevdiğim hislerden biri bu. Roman bitti diye üzülürken bir yandan kitabın kahramanlarının dünyasında yaşamak. Bunları yazmasam düşünüp durmaktan uyuyamayacaktım. İyi geceler,” demişim. 

Orta sonda yılbaşı çekilişinde, kitap okuduğumu bilen bir sınıf arkadaşım bana Benim Adım Kırmızı’yı hediye etmişti. Kitaptan çekindiğimi anımsıyorum. Yazarla ilk tanışmam olacaktı bu. Yine de açıp okumaya başladım. “Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım.” Anlamayacağımı sandığım bu roman beni öyle derinden etkilemişti ki evimizde bulduğum romanlarını yutarcasına okumaya koyuldum.  Cevdet Bey ve Oğulları vardı, bir de Kara Kitap

Bütün ders aralarında Cevdet Bey ve Oğulları’nı okuyor, teneffüse çıkmakta zorlanıyordum. Bir öğlen tatilinde, kitabımı sıramda unutmuşum. Geri geldiğimde kitabımın bütün sayfalarına tek tek “Mö” yazan sıra arkadaşıma bu saçma çabası yüzünden kızamadım bile, kahkahalarla güldüm onun yerine. Komikti gerçekten, üşenmeden tam 610 kez mö yazmıştı. O yüzden yeni bir kopya almak zorunda kaldım. Konusu o yaştaki ben için çok ilginç değildi aslında, Buddenbrooklar’dan habersizdim üstelik. Yine de bu tuğla gibi romanın beni nasıl içine çektiğine hayret ederek okuyordum. 

 Gelmiştik okumaların en çetinine. Kara Kitap’a kaç kez başladım, kaç kez bitiremedim anımsayamıyorum. Yine de bu kitabı okumak, onu ele geçirmek istediğimi biliyordum. Giriş sayfaları sanki ağır bir kapıydı. Omuz atıyor, zorluyor, romanın dünyasına girmeye çalışıyordum. Sonunda Kara Kitap bana, lise ikiyi bitirdiğim yaz, kapılarını açtı. Tam aradığım şeydi bu. Sıkıcı, tekdüze hayatımda; üniversiteyi kazanarak gitme hayali kurduğum İstanbul, bütün gizemi ve ihtişamıyla belirdi. Metinlerarası örgüler, Celâl Salik’in köşe yazıları, Galip’in dönüşümü, bıkmadan usanmadan Rüya’yı araması, hurufilik, epigraflarının güzelliği bana çok çarpıcı geliyordu. 

O yıllarda Proust, Dostoyevski gibi büyük yazarları okuyarak yavaş yavaş tanımaya başladığım önemli romanlarla ilgisi vardı, sevdiğim Divan edebiyatıyla kesişiyordu. Bu arada kalmışlığıyla kendine özgü bir cumhuriyetti Orhan Pamuk’un İstanbul’u. Yazar bu romanda, aradığım vahayı vaat ediyordu. Ben böyle yaşamak istiyordum, bunu biliyordum. Sihirden uzak, mânâ bulamadığım kuru bir yaşama hapsolmaktan çok korkuyordum. Öpüş bölümündeki oyun, şifrenin tam çıkmamasına rağmen aklımı başımdan almıştı. Hayatı metinlerarası yaşama, gizemler çözerek, kendimi arayarak büyüme isteğim iyice artmıştı. Orhan Koçak “Aşk, metinlerarası aşktır; metinlerarası aşk da metinlerin birbirine duyduğu aşk,” diyor Kara Kitap’tan bahsederken. Ben de tam böyle bir kara sevdaya tutulmuştum. 

Uzak Dağlar ve Hatıralar’dan sonra yaptığı bir söyleşide “Aslında her insan benim gibi böyle küçük günce tutarsa ne kadar zengin biri olduğunu ruhsal olarak düşünsel olarak görür. Ve ben bu defterleri tutmanın hayatta yaptığım en iyi şeylerden biri olduğunu düşünüyorum,” diyor. Ben de hep böyle günceler tuttum. Günlüğümde Kara Kitap’ın kapağı yapıştırılmış sayfada “Kara Kitap'ı seviyorum ben, hem de çok seviyorum. Romanla, anlatıyla ilgili olduğu için en çok,” yazıyor. Ben bu romanı okuduğumda, onun yarattığı edebi tartışmaları, Tahsin Yücel’den Jale Parla’ya uzanan eleştirileri, kitap hakkındaki yabancı akademik makaleleri bilmiyordum. Bunların o an için hayatımda bir önemi yoktu. Kendimi romana kaptırmıştım bir kere. Gerisi beni ilgilendirmiyordu.

 

Edebiyat bana oyunlar oynamayı çok sevdiğinden olsa gerek, üniversiteyi kazanıp kendimi Teşvikiye’de buldum. Orada oturuyor, her gün karakolun, Alaaddin'in bakkalının önünden geçiyor, Rüya gibi esrarlı ve çok güzel bir kadına dönüşmeyi umarak yeni yaşamıma alışmaya çalışıyordum. İstanbul bana aradığımı veriyordu, gerçekten Kara Kitap’ın anlattığı kadar büyük ve macera doluydu, roman beni aldatmamıştı. Bir tür tamamlanmışlık hissi içindeydim. Sonunda Tatar Çölü’nden kendimi kurtarmıştım. Müthiş bir canlılık duyuyor, hayatın güzelliği, İstanbul’un görkemi karşısında büyüleniyordum. 

O sırada Orhan Pamuk Nobel ödülünü aldı, meşhur konuşmasını yaptı. Konuşmasında okuma, öğrenme merakından, İstanbul o devirde bir taşra hissiyatı verdiğinden eksik yaşama korkusundan bahsediyordu. İlk gençliğime damgasını vuran işte bu sıkıntıydı, ben İzmir’de kendimi merkezden uzakta duyuyor, eksik bir yaşama mahkûm olduğumu düşünüyordum. Orhan Pamuk, benim bu güçlü duygumu babasının bavulundan çıkarmış, ona bir ad vermişti. İstanbul, benim merkezimdi artık. Günlüğümde buna varıyordum. Edebiyat bunun için de çok önemli geliyordu bana, sevdiğimiz yazarlar hep adını koyamadığımız o önemli duygularımıza ad koyuyordu. 

Masumiyet Müzesi’ne bir roman olarak çok bağlanamadım ama kitap benim için özellikle bir eşya olarak hep önemli bir yere sahip oldu. Kitaplar bizi yalnızca metinleriyle etkilemezler, başka türlü de var olurlar hayatımızda. Değişim öğrencisi olarak gittiğim Amsterdam’da tanıştığım arkadaşımın da romanı okuyup yanında taşıdığını görünce öyle şaşırdım ki bununla ilgili bir öykü yazdım. “Daha kitap çıkalı bir hafta olmamasına rağmen ikimizin de Masumiyet Müzesi’ni okuyup bitirmiş ve yanımızda taşıyor olmamızı düşünüyorum. Kitapları değiştirmek istiyorum, beni bir daha hiç görmese de her zaman yaptığım gibi kitabın kapağına yazdığım adımı, kitabı aldığım yeri ve o günün tarihini her gördüğünde beni hatırlasın diye kendi kitabımı ona vermek istiyorum.” O uçağa yetişecekti o gün, o telaş içinde unutacaktık kitapları değiştirmeyi. 

Kemal ve Füsun’a ısınamasam da onları Orhan Pamuk’un farklı eserlerle yarattığı o düşsel, gerçeğinden çok daha etkili olan Nişantaşı’nın pek sevemediğim komşuları olarak görecektim. Romanları daha eleştirel okuyordum artık. Masumiyet Müzesi’nde aradığım o şeyi, her neydiyse o, bu sefer bulamamıştım. Romandaki İstanbul, Celâl Salik ve Orhan Pamuk’tu benim ilgimi çeken, benim içinde yaşadığım Nişantaşı’ndaki karakterler iyice ete kemiğe bürünüyordu. Müze fikrini çok yaratıcı bulsam da romanı çok sevemediğimden olsa gerek, müzeye hiç gitmedim. Romanda Kemal edebi Orhan Pamuk’a Dostoyevski’den, Nabokov’dan bahsediyor, Kar hakkındaki görüşlerini yazara bildiriyordu. “Orhan Bey, Karromanınızı sonuna kadar okudum," dedi. "Ben siyaseti sevmem. Bu yüzden, kusura bakmayın ama biraz zorlandım. Ama sonunu sevdim.”

Kar’ı aslında çıkar çıkmaz lisedeyken okumaya çalışmıştım. Siyasi görüşlerime uymadığını düşündüğüm için yarım bıraktım, kızdım hatta Orhan Pamuk’a, çok kızdığım kitaplara nadir olarak yaptığım gibi kitabı elimden fırlattım. Edebiyat benim için kusursuzluğu temsil ediyordu, yazarın bana göre kusurlu olmasına o yüzden hiç tahammülüm yoktu. Ben de çok gençtim ve gençliğin verdiği o keskin fikirlerle yargılıyordum bu romanı.

Yıllar içinde zaman zaman ona kızdığım, o meşhur Türkçe hatalarını gördükçe kitaplardan soğuyacak gibi olduğum oldu. Sevdiğimiz yazarlardan çok şey beklediğimiz için oluyordu bu. Yazara doğaüstü güçler atfeden okurlar için yazarın insani kusurları büyüdükçe büyür. Ne diyordu Haluk Bilginer’in karakteri Kış Uykusu’nda, “Karşımızdakini olduğu gibi görmeyip onu tanrılaştırmak, sonra da sanki böyle bir tanrı olabilirmiş de olmuyormuş diye ona kızmak.” Politik açıdan tasvip etmediğim şeyler söylediğinde, yeni romanlarını ilk okuyuşta istediğim kadar sevemediğimde, bütün sevdiğim yazarlarda olduğu gibi, bu türden bir öfkeye kapılıyordum işte. Kara Kitap’ı yazan biri için koyduğum çok yüksek beklenti çıtasına ulaşamadığını düşündüğümde hiddetleniyordum. Görev aslında bendeydi, okur olarak değişmem gerekecekti. 

Yazarı paramparça ederken mutlak güç sahibi olduğunu sanan zavallı okur, ne yapsa yaranamıyordu. Kendini romanın yüzeyine bırakıp kahramanlarla özdeşleşince, metinlere biraz fazla kapılıverince saf bulunuyor, alay edilip, küçümseniyordu. Yazarı ve metni fazla ciddiye alıp metnin her köşesini kurcalayınca, okuma zevkini kaçırmakla suçlanıyordu bu sefer. Halbuki okur, yazara “en kıymetli hazinesini” verir. Dikkatini. Belki de o yüzden, kendimi hep okur olarak tanımladım, okur olmak hayatımın en temel taşlarından oldu. 

Akademik eğitimden geçmediğim için okurluğumu başka kitaplar okuyarak geliştirmekten başka çarem yoktu. Bu çaba, metinleri daha kapsamlı anlamamı sağlayacak araçları veriyordu bana. Lisede hiç ilgimi çekmeyen Kara Kitap Üstüne Yazılar’ı okumak, bana artık en az Kara Kitap’ı okumak kadar keyifli geliyordu. Tahsin Yücel’in eleştirilerini, dahası bu eleştirilerin benim romana olan sevgimi neden azaltmadığını düşünmeyi çok sevmeye başlamıştım. Tahsin Yücel tek tek eleştirilerinde haklıydı belki, cümlelerin bazıları bozuktu gerçekten. Yine de eleştirmenler ne söylerse söylesin, bir roman bazen okurun hayatında öyle bir yer ediniyordu ki diğer kısımlar anlamsızlaşıyordu. Romanların çarpıcı etkisiydi bu, ufak tefek teknik aksaklıklar bunu değiştiremiyordu.

İyi romanlar yazan romancılar, aynı anda kendilerini eleştirecek okurların ortaya çıkması için gereken kıvılcımı çakar. Onların metinlerine öyle kapıldığımız için o metinleri daha iyi okumak isteriz, metinleri daha iyi okudukça da romanlarına kusur buluruz. Yazarla okurun bitmek bilmeyen düellosu.

Nabokov Rus Edebiyatı antolojisi düzenlerken, kitabına Dostoyevski’yi almamış. Bunu da Dostoyevski’nin tek bir güzel sayfası olmamasına bağlamış. Koyu Dostoyevski hayranı olan Borges ise, Ecinniler’e yazdığı önsözde şöyle yanıtlamış onu: “Aşkın keşfi gibi, denizin keşfi gibi, Dostoyevski’nin keşfi de hayatımızda unutulmaz bir dönüm noktasıdır. Bir Rus edebiyatı antolojisinin önsözünde Vladimir Nabokov, Dostoyevski'nin eserlerinde antolojiye dahil edilmeye değer tek bir sayfa bile bulamadığını ifade etmiştir. Bu durum, Dostoyevski’nin sayfa sayfa değil, kitabı oluşturan sayfaların toplamıyla değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelir.”

Kara Kitap, bütün kusurlarına karşın benim için bir mihenk taşı olmaya devam ediyordu. Sonradan konuştuğum ve aynı dönemde genç birer Pamuk okuru olan okur arkadaşlarımın da benzer bir tecrübeden geçtiğini fark ediyordum. Kara Kitap, yalnız beni değil, bir dönem genç okurları benzer şekilde çarpmıştı. Bu yaşımızda bile o dönem romandan nasıl etkilendiğimizden konuşmaktan çok hoşlanıyorduk. Gerçekten de Borges’in dediği gibi, aşkın keşfi, denizin keşfine eşdeğer bir tecrübeydi bu hayatımızda. Her zaman açar okurum bazı bölümlerini, epigrafları aklıma düşer. Hâlâ hepsi aynı çarpıcılığı korumaktadır. Yazılmasından 26 yıl sonra bile, bugün okuduğum romanlarda atfı karşıma çıkınca heyecanlanıp sevinirim.  

Romanlara duyduğum tutkuya karşın hiçbir zaman kurmaca için “yazmasam çıldıracaktım,” duygusunu yakalayamadım ama kitaplar hakkında yazma tutkumun tam da buna karşılık geldiğini, Kar hakkında düşündüklerimi o Viyana gecesinde yazmasam çıldıracağımı hissettiğimi, ancak yazımı bitirince uyuyabildiğimi dün gibi hatırlıyorum. O gece Ka’nın ne oraya ne buraya ait olabilen ruh hali, benim göçmen yalnızlığımla buluşarak yepyeni bir anlam kazanıyordu. Değişen metin değil, benim bakış açımın koordinatlarıydı. Orhan Pamuk, roman kanonu hakkında derin derin düşünen, iniş çıkışları olmakla birlikte o kanona belli bir seviyenin hiç altına inmeden, çoğu çok üst düzey romanlar ekleyen bir yazar olarak önemliydi benim için artık her şeyden çok. 

En son Uzak Dağlar ve Hatıralar’ı okudum. Onun resimli günlüklerine bakmak, onları okumak hoşuma gitti. Özellikle Orhan Pamuk’un beni kandırmadığını, o üst kurmaca evrende birlikte gezdiğimizi anladığımda içimi büyük bir sevinç kapladı. "Ama hayatımı hep Kara Kitap'ı yazar gibi yaşadım." Bu cümle sanki bütün bu yılları çevreleyip kuşatıyor, onun romanlarında bulduğum anlam dünyasını benim için bütünüyle inşa ediyordu. Yazar ve okur, bütün kusurlarıyla birlikte deviniyor, yıllar içinde yakınlaşıp uzaklaşıyor, metinlerle birlikte dönüşüyordu. Biliyordum ki hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamazdı. Yazı hariç. Evet, tabii, tek teselli yazı hariç. 

 


8 Temmuz 2025 Salı

Bu aralar

Bu aralar ilgimi çeken şeyler. Hulki Aktunç (Erotologya), Barthes (The Pleasure of Text) ve Carson'ı (Eros the Bittersweet) birlikte okumak, Celia Paul, resimle edebiyatın birleştiği yerler (ama Orhan Pamuk tarzı gibi değil, tersine yazıyla resmin birleşmesi, resimlerin okunuşu, Jenny Slate'in Twombly'nin resminde zaman geçişiyle ilgili yazdıkları mesela), genel olarak yazı, alfabeler, Solgun Ateş'in Yevgeni Onegin'le ilişkisi, Goethe, Hafız ve çeviri. Hélene Cixous ve Rembrandt. Akdeniz ışığının ressamlarda yarattığı dönüşüm. 

26 Haziran 2025 Perşembe

Hurufilik

 
Hurufilik
Joseph başladı harfleri saymaya,
elif be te se. 
Alfabelerin adı değişiyordu, 
Almanca yazılıyordu harfler, 
Buchstabe Elif
elifba alphabeta.
Kitaplar nâmelere dönüşüyor, 
Goethe divanında oturuyor
ve çeviriden alıyor 
her demde artan derdini, 
nefes al,
nefes ver
çünkü dem nefes de demektir aynı zamanda.
Hüthütün kanadından saçılan tılsımları yakalayıp dağıtmak istenci.
Almanca şiirin her dizesinde
All- ile başlatıyor 
bin surette saklanan
sevgilisine  yazdıklarını.
Züleyhâ.
-Ne kadar ismi varsa hepsi sende-
“Bana bakıyorsun ve artırıyorsun derdimi her nefeste
Sana bakıyorum ve artıyor meylim her nefeste
Goethe uyandı ve onun yüzünde hakikati gördü. 
Alef.






[In tausend Formen magst du dich verstecken]

In tausend Formen magst du dich verstecken,

Doch, Allerliebste, gleich erkenn ich dich;

Du magst mit Zauberschleiern dich bedecken,

Allgegenwärt'ge, gleich erkenn ich dich.


An der Zypresse reinstem, jungem Streben,

Allschöngewachsne, gleich erkenn ich dich;

In des Kanales reinem Wellenleben,

Allschmeichelhafte, wohl erkenn ich dich.


Wenn steigend sich der Wasserstrahl entfaltet,

Allspielende, wie froh erkenn ich dich;

Wenn Wolke sich gestaltend umgestaltet,

Allmannigfalt'ge, dort erkenn ich dich.


An des geblümten Schleiers Wiesenteppich,

Allbuntbesternte, schön erkenn ich dich;

Und greift umher ein tausendarm'ger Eppich,

O Allumklammernde, da kenn ich dich.


Wenn am Gebirg der Morgen sich entzündet,

Gleich, Allerheiternde, begrüß ich dich;

Dann über mir der Himmel rein sich ründet,

Allherzerweiternde, dann atm' ich dich.


Was ich mit äußerm Sinn, mit innerm kenne,

Du Allbelehrende, kenn ich durch dich;

Und wenn ich Allahs Namenhundert nenne,

Mit jedem klingt ein Name nach für dich

    


                                            In a Thousand Forms

English version by John White

You may hide yourself in a thousand forms,
Still, All-beloved, I recognize you;
You may cover yourself in magic mists,
All-present, I can always tell that it is you.

I discover you as well, All-beautifully-growing,
In the cypress's pure young surge,
In the stream's fresh, living rush,
All-enchanting, I know you well.

When rising jets of water unfurl,
All-playful, how glad I am to see you;
When clouds form and transform themselves,
All-manifold, I discern you in them.

In the blossoming tapestry that covers the meadow,
I see your All-colorful, starry beauty;
When ivies reach their thousand arms around,
I meet you, All-embracing.

When morning lights the mountain range
I greet you there too, All-brightening,
Then, as the sky grows round above me,
All-heart-expanding, it is you I inhale.

What, with out and inner senses, I know,
I know only through you, All-teaching;
When I name Allah's hundred names,
A name, with each name, re-echoes for you.

24 Mayıs 2025 Cumartesi

Büyülenme

 Kitapçıda Mallarmé şiirleri görünce almıştım, James Lloyd Austin derlemesiymiş. Önsözünü okuyorum, Mallarmé'nin dil anlayışıyla ilgili neler yazmış. Mallarmé, dil mükemmel bir araç değil, öyle olsa bu kadar çok dil olmazdı, mutlak anlamı veren üstün tek bir dil yok demiş. Mallarmé'nin ömür boyu taşıyacağı değerlerden bahsediyor, şiir, aşk ve dostluk. Bunu da şairin "hayatta yalnızca Güzellik vardır, ve bu da sadece tek bir şekilde ifade edilebilir, Şiir" sözlerine bağlıyor. Ordan da Proust'un aydınlanmış tek yaşam vardır, o da edebiyattır sözüne bağlamış. Böyle şeyleri okuyunca mutlak güzellikle karşı karşıya kalmış gibi hissediyorum kendimi. Önsöz Mallarmé'yle işimiz asla bitmez diye bitiyor. 

 un poison tutélaire 

Toujours à respirer si nous en périssons.

The tomb of Charles Baudelaire

The buried temple shows by the sewer-mouth’s
Sepulchral slobber of mud and rubies,
Some abominable statue of Anubis,
The muzzle lit like a ferocious snout

Or as when a dubious wick twists in the new gas,
Having, we know, to wipe out insults suffered
Haggardly kindling an immortal pubis, 
Whose flight strays according to the lamp

What votive leaves, dried in cities without evening
Could bless, as she can, vainly sitting
Against the marble of Baudelaire

Shudderingly absent from the veil that clothes her
She, his shade, a protective poisonous air
Always to be breathed, although we die of her.


Le tombeau de Charles Baudelaire

Le temple enseveli divulgue par la bouche 
Sépulcrale d'égout bavant boue et rubis 
Abominablement quelque idole Anubis 
Tout le museau flambé comme un aboi farouche 

Ou que le gaz récent torde la mèche louche 
Essuyeuse on le sait des opprobres subis 
Il allume hagard un immortel pubis 
Dont le vol selon le réverbère découche 

Quel feuillage séché dans les cités sans soir 
Votif pourra bénir comme elle se rasseoir 
Contre le marbre vainement de Baudelaire 

Au voile qui la ceint absente avec frissons 
Celle son Ombre même un poison tutélaire 
Toujours à respirer si nous en périssons.




22 Mayıs 2025 Perşembe

Polyglot

Yazı gibi dillere de hep merakım oldu. Bu aralar şunu düşünüyorum sık sık, gün içinde 5-6 dilde bir şeyler okuyorum, en az 3 farklı dilde konuşuyorum, bazı şeyleri hangi dilde okuduğum karışıyor ve bu yüzden bazen bana varılması gereken mutlak bir anlam varmış, dil sadece bir araçmış gibi geliyor. Dilin doğru kullanımı üstüne çok düşünüyoruz ama yeni çıkan çeviri araçlarıyla bunun bir önemi kalacak mı? Emojilerle hiyerogliflerle aktarılması gereken tek bir anlam mı kalacak? Aracın kullanımı bu kadar kolaylaşınca dil üstüne düşünceler ne olacak? Yapay zekanın parlattığı, kaybolmayacak alanlardan biri felsefe bence. Yeni Wittgenstein'lara ihtiyaç var, hayat tarzımız tamamen dil üzerinden kökünden değişmek üzere. Anlam nerede ve dil bunun neresinde? Diller arası sürekli geçiş dilin önemini yok ediyor, anlama varmaya çalışırken detaylarda kaybolmak. Almanca ve Fransızcanın kuralları benzer ama çok kafa karıştırıcı. Fransızcada mesela çiçek beyazdır deyince, la fleur est blanche, burda beyaz da feminin'e dönüştü, blanc değil blanche oldu. Almancada cümle yapısı aynı Die Blume ist weiss, ama weiss feminin'e dönüşmedi. Bunlar fonetik kurallar oluyor çoğu zaman, anlama ne etki ediyor? Ya da yapay zekaya Die Blume ist weisse yazsak da anlayacak, anlıyor. Yabancı dil öğrenmenin en büyük şartlarından biri anadilini iyi bilmektir, belki bu yeni teknolojiler kendi anadilimizin en ufak kurallarını bile öğrenip içselleştirmeye yarayacak. Buraya Mallarmé'nin şiirindeki boşluklar ve anlam üzerine düşünürken geldim. Kafamda döneceğine buraya yazayım, sonra araştırırım. 

19 Mayıs 2025 Pazartesi

Kuşlar Uçuyor

"Müjde ey gönül, yine sabah rüzgarı geldi. Hoş haberler getiren hüthüt, Seba'dan erişti." Hafız


Bazı dilleri bazı kitapları okuyabileyim diye öğrenmişim hissine kapıldığım oluyor. Fransızcayı Mallarmé için öğrendiğimi düşünüyorum. Almancayı da çevirisi olmayan Goethe ve Marianne mektuplarını okuyabilmek için öğrenmişim ben. Edebiyat uzun ve sonsuz, Goethe ile Marianne'nin mektuplarında Hüdhüd kuşu uçuyor.

Marianne'nin Goethe'ye mektubundan: 

Und wie viele schöne Mädchen gibt es nicht hier;
Hudhud läuft in einemfort über den Weg;
auch hohe Herrschaften genug, wenn man will,
und hohe Berge und Täler, und 
doch Sie können ja nicht kommen.

        Ne çok güzel kız var burada, bir bilsen
        Hüdhüd, aralıksız geçip durur yollardan.
        İstersen, asil ruhlar da eksik değil,
        Yüksek dağlar var, derin vadiler...
       Ama sen, sen zaten gelemezsin buraya.

Goethe'nin Marianne'ye cevabı:

"Wä­re ich Hudhud, ich lie­fe dir nicht über
den Weg, sondern schnur­stracks auf dich zu. Nicht als Bote,
um meinetwillen müsstest du mich freundlich aufneh­men.
Zum Schluss den frommen, liebevollen Wunsch:
Eja! waren wir da!"

Hüdhüd olsaydım, yolunu kesmezdim,
doğrudan sana doğru koşardım. Bir haberci olarak değil,
kendim için beni dostça karşılaman gerekirdi.
Ve sonunda şu dindar, sevgi dolu dilek:
Eja! Keşke orada olsaydık!


18 Mayıs 2025 Pazar

Pazar kahvesi

Hava iki haftadır yağmurlu, evde geçirdiğimiz zaman çoğaldı. Dante and Hafız diye bir kitap buldum onu okuyorum bir yandan. İlk bölümü "sigh" iç geçirmeyle ilgili. Sonra da aylar sonra adını anımsadığım Dhafer Youssef karşıma çıktı birden. Bu çok etkileyici parçasını unutmuşum, adı "Soupir Eternel", eternal sigh yani. Geçen gün Enis Batur'la ilgili çok hüzünlü bir yazı okudum. https://www.k24kitap.org/olume-karsi-siirler-5185 Roni Margulies'in Harfiyat Kamyonları'nı okuduğumda içimi kaplayan hüzne benzer duygularla kuşandım. Yapacak bir şey yok, yine onların hayat dolu şiirlerinde avuntu bulmaktan başka. Çünkü yaşadım diyebilmek için yapılacak şeyi yapmışlar zaten, yazmışlar işte, neyse ki Enis Batur yazmaya devam ediyor, bence genç de zaten. Ordan oraya kitaptan kitaba sürükleniyorum. Dün bütün gün Derrida okudum, Platon'un Phaidros'uyla birlikte, bilmediğim bir sürü şey öğrendim. Mısır'da Teuth diye bir tanrı varmış, aritmetiği, zarı, sayı sistemini ve en önemlisi yazıyı bulmuş. Yazı buluşunu krala sunuyor, kral yazının insanları tembelleştireceğini düşünüyor, beğenmiyor bu buluşu. Derrida da bu efsaneden, pharmakon kelimesinin zehir, deva, ecza anlamları üzerinden bir okuma yapıyor. Çok güzel kavramlar vardı okuduklarım içinde, efsaneleri dolaşmaya yollamak, yazıyı iple örülmüş bir şeylere benzetmek. Nurdan Gürbilek'in Örme Biçimleri'ne bağlandı bu da. Yine de Derrida şu anda burada kalacak gibi, edebiyat kısmından çok felsefe kısmı ağır bastığı için. Bu ara edebiyata doyamıyorum. Derrida'dan dinleneyim diye Behçet Necatigil-Tahir Alangu mektuplarına döndüm. 1937 yılında yazılmış mektuplar, bugün bana yazılsa ben okur sevinirim. Behçet Necatigil Almanca öğrenmeye çalışıyor, zorlanıyor. Tahir Alangu daktilo almış, onunla yazmak bir mucize gibi geliyor ona. "Hiçbir şeyden yılma Behçet," demiş Tahir Alangu mektubunda. "Aramızda bu kadar mesafe olmasına rağmen mektubunu aldığım zaman hissettim ki her zamankinden ziyade senin yanındayım, odanın tavanına bak ben oradayım; burada olduğumdan ziyade," mektuplara takmışken bunları okumak hoşuma gitti. Böyle çalakalem kafama göre yazmak hoşuma gitti, ben bu blogu zaten bunun için açmıştım, okuduklarım içime sığmayıp taşınca yazacak bir yer olsun diye.