17 Ağustos 2017 Perşembe

Min Kamp

Pazar gününden beri hiç gitmediğim Stockholm'de, hiç tanımadığım bir adamın hayatını yaşıyorum. Being John Malkovich filmindeki gibi sanki yazarın aklına girdim, hayatı ordan izliyorum. İlk kez bir roman okurken karakterle özdeşleşmeden onun hayatını yaşadım. Ben bu romanı, özellikle 2. cildini okurken Karl Ove Knausgaard'ın hayatını yaşadım. Bir ara acaba bu adama aşık mı oldum diye düşünmedim değil zira kendisi hakkında her şeyi öğrenmeye öyle bir merak sardım ki, bu ancak aşk olabilirdi; ya da edebiyat. Karl Ove'ye bir roman kahramanı olarak aşık olmadım, demek ki bu merakı bende onun edebiyatının gücü uyandırmış. 

Hayatta en çok ilgimi çeken şey, bir insanın bir durumda verdiği sübjektif tepki. O yüzden Ekşi Sözlük okumayı Wikipedia okumaktan çok daha fazla seviyorum. 3 çocuk babası bir adamın hayatı işte, yazar olması hayatını pek de ilginç kılmıyor. Hayatını hatta kendisini ilginç kılan hayatını yaşarken aklından geçirdikleri, o içinde bulunduğu hayatı nasıl yaşadığı. Kitabı okurken keşke herkesin böyle bir kitabı olsa diye düşündüm. Açıp okuyabilsek o belirli durumda o kişi ne düşünmüş, düşünceleri nerden nereye akmış. Günlük yazan biri için müthiş bir kitap. 

14 Mart 2017 Salı

Someone in the Crowd

Son birkaç yılda uçak yolculuklarımda çok güzel filmler izliyorum. La La Land'i beğenmeyeceğimi düşündüğümden sinemada izlememiştim. Saçma bir müzikal beklerken, kendilerini hedeflerine adayan çalışkan insanların masalı çıktı. Film beni değişik yönleriyle çok etkiledi. Bir modern zaman masalı olmasıyla ama belki de en çok emek veren insanlara bir övgü olmasıyla. 

Whiplash'i izlediğimde de aynı hislere kapılmıştım. Belki ben de çok çalışan, bir hedefi olunca gecesini gündüzüne katan ve zorluklardan yılmamaya çalışan biri olduğum için bu filmlerden çok etkileniyor olabilirim. Yine de hedefi uğruna çalışan insanları anlatan çok film varken Chazelle'in filmleri beni en derinden etkileyenleri oluyor. Black Swan'da böyle olmamıştım. 
Mia, en sevdiği yerde sevmediği bir iş bulmuş; hayalleri gerçek olsun diye bir yandan uğraşıyor. Ben Mia'nın en çok hayatına küçük sihirli dokunuşlar getiren yönünü sevdim. Müzik duyup peşinden gidiyor, Bogart'ın penceresine bakıyor. Filmlerdeki gibi bir erkeği hiç olmayacak şekilde bırakıp romantik anların peşinden koşuyor. Yine de insanın hayatında sihir araması, filmlerde yaşaması onun aptalca kariyerinden vazgeçmesi demek değildir diyor Mia. Gözünü kırpmadan da hedefine odaklanıp hedefini elde ediyor. Aferin sana Mia! Whiplash'de Mia ve Sebastian'ın daha karamsar versiyonu olan baş karakteri Chazelle bu filmde yumuşatsa da aslında özleri aynı. 
Chazelle şimdiye kadar hep adanmış sanatçıların hikayesini anlattı ama sanat onun filmlerinde tutkuyla yapılan her şey olabilir. Zaten yeni filmi de Neil Armstrong hakkındaymış, onun da disiplinle çalışma hikayesini anlatırsa şaşırmayacağım. Yetenek mühim ama yetmez diyor, çok çalışmalı, gerekirse kendini yaralamalı, fedakarlıklar yapmalısın. Ellerin kanayacak, senin hedefinde seninle yürüyemeyenler arkada kalacak, sen başka yollara gideceksin. Ben sanatta bu adanmışlığı yakalayamadığım için sanatı sadece izleyici olarak seviyorum artık. Parmak egzersizlerini yapmazsam asla piyano çalamam. Yapmayacağım ve çalmayacağım. Benim yolum şimdilik başka yol. La La Land'in açılıştaki saçma şarkısı meğer bize izleyeceğimiz şeyin özetini geçiyormuş. Aşırı neşeli bir şarkıyla hüzünlü bir şeyler anlatıyor. Kahramanları hırslı ama hırs hayatlarının odak noktası değil. Buzlu kovaya elini sokan bateristte ağır diş ameliyatından çıkıp toplantıya koşan kendimi görünce mi bu filmleri sevdim? Hayır, bu filmlerde yalnızca adanmışlık yok. 
La La Land aynı zamanda romantik bir masal, sonu kırık olsa da Mia ve Sebastian'ın yıldızlarda dansetmesi gerçek, her zaman hayatlarının en güzel anılarından olacak. "I'm always gonna love you". Şimdiki hallerini değil ama anılarımızdaki hallerini hala çok sevdiğimiz ne çok insan var. Bazı insanlarla bazı anlar yaşanır, geçer gider. Filmi izlerken kendi anlarımı düşündüm. Mia bence çok mutluydu kocasıyla. Kendisini unutamamış eski sevgilisini gördü, o anların anısına birer gülümseme. İşte ancak öyle bir yeri var o anların hayatımızda, kocaman, sıcak bir gülümseme. Kalpten bir teşekkür.
Sebastian Mia'yı keşfetti, onu ne kadar değerli olduğuna ikna etti. Parlayacak yıldızın yolundaki engelleri süpürdü ve yoldan çekildi. İnsanın bazı önemli noktalarda yüreklendirilmeye ihtiyacı oluyor, ne şanslı ki Mia öyle birine denk geldi. Whiplash'deki gariban kendi kendine olmaya çalışırken Mia'ya gaz veren bir Ryan Gosling var, elbette dünya starı olacak. İlla sevgili olmaları da gerekmezdi, Patti Smith'in Rob Mapplethorpe'u vardı. 

Bu filmi izlerken de yine bizimkileri görmüş gibi oldum. Sanatla, müzikle, filmlerle, romanlarla yaşayan birden çok yaşamı olan bizler, dreamers. Sanatın yarattığı ortak dili konuşan insanlar. Bizler için "Here's looking at you, kid" bizim hayatımızda gerçek bir cümledir. La La Land'i izlediğimden beri filmlerden hatırladığım sihirli sahnelerden kolaj yapıp duruyorum. Fred'le Wilma'nın yıldızlarda dansettiği raksotek Çakmaktaş kaset filminden bir sahne, sonra Sleeping Beauty (tabii 1959 versiyonu) once upon a dream, Big'le Carrie'nin İtalyan restoranına gittikleri, Big'in şarkı söylediği sahne, Céline "let me sing you a waltz" diye gitarını tıngırdatıyor, Great Expectations'da Finn "this is my heart and it's broken" diye bağırıyor, "you and me and five bucks" diyor Troy Dyer, Soul Kitchen'da herkes dans ediyor, Amélie'nin mutfak perdesi şıngırdıyor, Auberge Espagnole'da daha yeni gelmişler. Yakın zamanda başıma sağlıkla ilgili zor bir şey geldi. İçinden yaşamın değerini anlayarak çıkmamı sağlayan zor ve sarsıcı bir şey. Hayata gelmek bir hediye, onu sihirli, mutlu, ışıklı bir şey yapmak için iyi ki sanat var. 


30 Ağustos 2016 Salı

Yorgos H.'nin Aşk Maceraları

Filmlerden, dizilerden bildiğimiz entelektüel bir NYC hayat tarzı var. Yaşamını yazarak kazanan, NYC'nin en bobo, en şık yerlerine giden, okumuş yazmış, belli bir maddi gücü olan yeni bir urban kitle. Güzel müzikten anlayan, tanışır tanışmaz ortak zevkler sayesinde uzun süreli arkadaşlıklar içindeymişçesine yakınlaşabilen, sofistike zevkleriyle gizlice gurur duyan insanlar bunlar. Maddi gücü de bilerek yazdım, zira Patti Smith'in Just Kids kitabına bayılmalarına karşın kitapta anlatılan sefil koşullarda duramayacaklarını düşünüyorum. Onlar hakkında konuşurken kendimden bu kadar emin olmamın sebebi benim de dünyanın ayrı bir ucunda bu kitlenin bir parçası oluşum. De Quid rides tu, İstanbul'da da olsan anlatılan şehirlinin masalı yine senin hikayen. Bu yeni şehirli kimlik, yeni müzik, edebiyat, sanatdaşlık yaşadığı toplumla bağları iyice zayıflamış bizler için belki de tutunulacak son dallardan biri. 

Ben bu insanlarla ilk kez çocukken tanıştım. Dünyalarından büyülendim. Büyüyüp de onlar gibi olabilmek için vargücümle çalıştım. Kitaplar okudum, diller öğrendim. Tanıştığım bu insanlarla ilgili sorunum şuydu, bu insanlar bir kitabın kahramanlarıydılar. Entelektüel, yakışıklı, karizmatik müthiş erkek Yorgos ve onun ulaşılamaz büyük aşkı Su. Bu kitap hakkında blogumda daha önce de yazdım tabii. Bir okur olarak Çayınızı Türkçe mi Alırsınız? kitabıyla ilişkim bence ayrı bir öykünün konusu. Kitaptan o kadar etkilenip kendimi büyütürken karakterlerinden esinlenmem bir yana, o insanlara özlemim hiç geçmediğinden dünyanın o sırada öbür ucunda olan yazarını arayıp tarayıp bulduğum bir kitap o. İşte Nathaniel P.'de anlatılan arkadaşlıkları yaşamak için verdiğim uğraşların sonucu, artık en sevdiğim kitaplardan birinin yazarıyla arkadaşız. Kahramanını yanında taşıyan yazarın, yazarını yanında taşıyan okuru. Salinger'ın ruhu şadolsun yeniden. Uzun süreli online arkadaşlığımızda bizim gibi birini arayan birinin daha sesini duyuyoruz benim kitabın yazarıyla. Warhol üzerindeki Duchamp etkisini tartışabildiği arkadaşlar aradığını yazmış twitter'a. Sonra hakikaten de bunları konuşabildiğimiz bir arkadaşlık kuruyoruz. Bir yazar, bir çevirmen ve bir okur.

Nathaniel P.'nin Aşk Maceraları'nı, çevirmeni bana hediye ediyor. Yazar ve okur, aynı anda okuyoruz. İkimiz de aynı anda şaşırıyoruz. Okuduğumuz Nathaniel P.'nin değil bildiğin bizim Yorgo'nun maceraları. Yazar, 90'lı yıllarda Bilkent'te Doğan kullanan öğrencilerin arabalarından utandığını yazmıştı. Nathaniel P.'nin Harvard'lı sınıf arkadaşları BMW'lerinden utanıyor. Yorgo da Nathaniel da prezervatif kullanmalarına karşın herhangi bir kaza olursa çocuğa babalık yapmaya kararlılar. Her ikisinin de arkadaş çevrelerinin sevdikleri konular içinde elitizm, edebiyat ve evde çalışan hizmetçiye acıyıp vicdan gösterilerinde bulunmak var. Her ikisi de hoş erkekler, çok kitap okuyorlar. Beğendikleri kadın tipi de aynı. Psikoloğu Yorgo'ya ilişki bağımlısı olduğunu usturuplu biçimde söylemişti, biz de Nathaniel'ın yaşadıklarından onun da öyle olduğuna kanaat getiriyoruz. Demek ki 20 yıl arayla da olsa, dünyada böyle erkekler yetişmiş.

Yazarın kitabından beri Türkiye'de bahsettiğim şehirli çevrelerin kitabı yazılmadı. Nathaniel'ın yazarı bunu NYC için yapmış. Asıl derdi çevreden de çok bizim gibi kadınların durup durup sorduğu soru. Entelektüel düzeyi yüksek, iyi yürekli, çoğunlukla sosyal meselelere duyarlı erkekler nasıl oluyor da kadınlara böyle umursamazca davranabiliyor? Sevdiğimiz romanları seven erkeklerin bizi o romanların kahramanları gibi sevmemesine ne çok üzülüyoruz. Nasıl diyoruz, nasıl bu kitabı seven biri bana böyle davranabildi? Sanıyorum ki Nathaniel'in yazarı da aynı soruları soruyor. Görüyoruz ki yazar Nate için bile kitapların bir kadının varoluşunda olması bir şey ifade etmiyor. O yalnızca güzel, seksi  ve akıllı bir kadının süslerinden biridir. "Çok kitap okuyan" etiketi böyle kadınlara ne de yaraşır. Yorgo da hayalindeki sevgilinin en az Su kadar kitap okumuş olmasını şart koşuyordu. Ne okuduğu değil de, okumuş kadın olması önemli. 

Gerçek erkeklerden kurgu erkek beklentisine girip hayalkırıklığına uğrayan kadınların romanı aslında Nathaniel P. Bunların şarkıları da var, Bülent Ortaçgil İstanbul'dan Bir Tek Sen Yalanı'nı söylüyor, dünyanın başka köşesinden Pink Martini, Hey Eugene diye cevap veriyor. Sanat eserlerinin diyaloğunu takip etmek kadar zevkli bir uğraş olamaz. Kitabın bazı bölümlerine sinir olsam da, genel olarak kitabı çok sevdim. Dünyanın farklı şehirlerinde Nathaniel'lara üzülen kadınlara benden The Way We Were gelsin o zaman. 


23 Şubat 2016 Salı

Stranger Than Fiction

Alain de Botton, Proust okumak yaşamınızı değiştirebilir diyor. Haklılık payı da var, her ne kadar konuya farklı yönden bakıyor olsak da ben de kitap okumanın insanın yaşamını değiştirdiğine katılıyorum. Botton iyi edebiyatın bize yazarların gözünden de yaşamı inceleme şansı verdiğini söylemiş. Burda tekrar Pamuk'un saf ve düşünceli okur ayrımından yola çıkarak tam bir saf okur olduğuma kanaat getirdim. Kitaplarla ilişkimin tamamen karakterler üzerinden gitmesi, yazarla hiçbir ilgimin olmayışına şaşırdım videoyu izleyince. Beni ilgilendiren asla Proust değil, ama Albertine olmakla çok ilgileniyorum. 

Kurgu kadınlar bugüne kadar yolumu çizdi, bana arkadaşlık, sırdaşlık edip bugünkü ben olmama çok yardım etti. Cesur Jeanne D'Arc, çalışkan Dolly, yazar, başına buyruk Jo, idealist, içli Feride, entelektüel, etkileyici, çok dil bilen Su, Türkçe'yi teganni edercesine konuşan Nuran, ego ego diye haykırıp ikiyüzlülüğümüzü haykıran, çok yetenekli Franny, tutkusunun esiri olan Anna Karenina, Bihter ve Madame Bovary, Heathcliff'e aşkını itiraf edemeyip ince hastalıktan rahmetli olan Cathy, çok esrarlı Rüya (böyle sayınca da Şener Şen'in vapurda saydığı taçsız kral pele gibi oldu, neyse). Sonra Mrs. Dalloway, Mr. Darcy ve Elizabeth Bennet ve aynı zamanda Bridget Jones.  Bunların hiçbirinde acaba yazar ne düşünmüş de yazmış diye pek de düşünmediğimi, daha ziyade karakterlerin gerçekliğine inanıp hayatı onların gözünden görmeye gayret edip bazı yerlerde onlar gibi davranmaya çalıştığımı düşündüm videodan sonra.  Yazarın ne düşündüğünü ne oyunlar yaptığını ancak kitap kahramanıyla özdeşleşemeyince yapabiliyorum, Suç ve Ceza gibi. Büyüdükçe roman kahramanlarıyla arkadaşlık belki bir nebze azalıyor, örneğin iş hayatımda örnek alabileceğim ya da derdimi anlayan bir roman kahramanına henüz rastlamadım. Büyük roman kadınları hep 20'lerinde, daha büyük olanların da pek iş güç derdi yok. 

Botton kitabında da roman kahramanlarını okuyup tanıdıklarımıza benzetiyoruz diyor. Benim ömrüm kendimi roman kahramanlarına benzetmeye çalışarak geçti, son yıllarda biraz azalsa da bazen devam ediyor. Yazmaya çalıştığım bütün yarım hikayelerde de kahramanlarıma roman ya da öykü kahramanları olduğunu söylemek hoşuma gidiyor. Birinin romanının kahramanı olma fikri, o kahramanların hayatımıza etkisi bence hayatımızı değiştiren, yazarın gözünden hayata bakma isteği değil. 

4 Şubat 2016 Perşembe

Suzan Defter

Dünden beri kendimi köşesine çekilip yaralarını yalayan bir kedi gibi hissediyorum. Çocukluğumdan beri yaşadığım en zor his, sevdiklerimi ölçüsüz derecede kıskanmam. Başkasının yaptığı herhangi bir şeyi, bir başarısını asla kıskanmazken sevdiklerimi nasıl olup da böyle hislerle kıskandığımı hiç çözemiyorum. Suzan Defter, bu ölçüsüzce kıskanmanın kitabı. Uzun zamandır kitap okurken ağlamıyordum, Suzan Defter'i okurken çoğu yerde çok ağladım. Abisini çok kıskanan Derya. Abim yok ama olsaydı senin gibi olurdum. Anne babamı olmayan kardeşlerimden kıskandım, en yakın arkadaşımı diğer arkadaşından, kuzenimi diğer kuzenimden. Daha ilkokuldaydım en yakın arkadaşım bana "ben bir çikolatayım, hepsini senin yemen gerekmez başkalarıyla da paylaşabilirsin" diye mektup yazmıştı kıskançlık krizimden sonra. Nasıl başka arkadaşını benden daha çok seversin? 

Suzan Defter içimi deşti. Çok büyük bir aşk hikayesi de var içinde evet, ama ben Derya'yla köşeme çekildim. Çimen yiyorum, yaramı yalıyorum geçmiyor. Kıskananın yakıcı kimsesizliğinde Derya'nın yaşadıklarını sanki kendim yaşadım. İki Yeşil Su Samuru'na ilkgençliğimde bağlanmam da ondan, sevdiği herhangi birinin ilgisindeki en ufak kaymada solan çiçek misali boynu bükülen kitap kahramanları. Nasıl bensiz oraya giderler? Nasıl bensiz bunu yaparlar? Aşk kıskançlığına girmek bile istemem. "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur." Büyüdükçe bu hislerimi törpülediğimi düşünüyordum, artık eskisi gibi mantıksız değilim diyordum. İnsanın  birden çok arkadaşı da olur. Aslında törpülemeyi değil de gizlemeyi öğrenmişim. Kitabı okuyunca hepsi çıktı bir köşeden. Sevdiğini çok kıskananlar bu kitabı okumasın. Yazsam sayfaları doldururum ama burda duracağım. Nilüfer'den dinleyin.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Onyria

"Tur, tur pedimu, nereye gidersin?" Namaz kıldığı için çocukken "Amin" adını taktığım babamın ananesinin kırık Türkçe'si hep kulaklarımda. Ben babaannemin vefatından yaklaşık 2 sene sonra doğmuşum. İsmimiz de aynı. Evladını kaybettikten sonra ağlamaktan gözünde yaş kalmamış Amin'in. Ben doğunca ilk kez gülmüş, öyle anlatıyorlar. Belki kızının ismini taşıdığım, belki torun çocuğu olduğum ama en çok koynunda büyüyen çocuk ben olduğum için Amin'le benim ilişkim hep çok farklı oldu. Vefat ettiğinde ben 12 yaşındaydım. Çocuklara herhalde bazı şeyler malum oluyor. O sonbahar vefat edeceğini anlamış gibi son yazımızda her anımı Amin'le geçirdim, hiç yanından ayrılmadım. O yaz hem de bana anlattığı hikayeleri de daha çok anlayacak yaşa geldiğime de seviniyorum. Benim yaşımda olup mübadele hikayelerini birinci ağızdan dinleyen çok fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Midilli'den sandala binerken ablasını fazla eşya aldığı için uyarması, onu dinlemeyip yine de sandala binen ablasının sandalının batması. Korkudan Cunda adasında en küçük evlere yerleşmeleri, öyle garip şeyler ki bizim için. Midilli mübadilleri Girit mübadillerine göre daha dindardır. Ailenin diğer kısmı olan Girit göçmenleri ayrı bir alem. Girit göçmenleri cenazeye ağlarken müzik duyunca dans etmeye başlayan, neşesi gürültüsü bol insanlar. Zeytinyağı, değişik otlar ve bitmek tükenmek bilmeyen Girit hikayeleri bereketli sofralarının vazgeçilmezleri. Bize de İzmir'den hala koliyle mevsimine göre radika, cipes, şevketi bostan, arapsaçı ve karışık ot gelir. Çocukluğum hep bu hikayelerle, bu yemeklerle geçti. Cunda adasında hala eski Rum evlerinde yaşayan akrabalarımız, Çeşme'de radyodan Yunanca müzikten başka bir şey dinleyemeyişimiz.

En çok üzüldüğüm dedemin bana Rumca öğretemeden ben 6 yaşındayken vefat etmiş olması. Rumca bildiği için donanmaya alındığını, 2. dünya savaşı'nda Malta'da musevileri Türkiye'ye kaçırmak için savaştığını, naziler tarafından bacağından vurulup 6 ay hastanede yattığını ise çok yeni öğrendim. Bana her gün taze balık avlayan, radyoda Yunanca müziği ve bir kadeh rakısıyla dünyanın en mutlu insanı olan Giritli dedem. Vefatından sonra evinde babanemin her resminin arkasına ayrı şiir yazdığını gördükleri, bestelerini kaydededen udi arkadaşı sayesinde dinleyebildiğim sanatkar şair dedem.   Benim bu hayatta en çok sevdiğim insan dedemdi/dedemmiş. Dedemmiş diyorum çünkü öldüğünü hiç kabullenemedim, 2 yaşımdan beri her şeyi hatırlayan ben dedemle ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Tek bildiğim dede lafı geçince muhakkak ağladığım, çocukluğumu anımsattığı için Babam ve Oğlum filminde ağlamaktan helak olduğum. Dedemin İnsanları'nı hala cesaret edip izleyemedim.

Aslında bu yazı çok neşeli bir yazı olsun diye başladım, Atina'da geçirdiğim 2 günü anlatacaktım ama Amin ve dedemden bahsetmeden bu yazıya başlayamadım. Cuma gecesi Atina'ya iner inmez kendimizi çok tatlı bir tavernaya attık. Birkaç kadeh içince konuşmaya başladığım çok kırık Yunancamla yan masadaki kadınlarla arkadaş oldum. Hikayeleri anlatınca sanıyorum onlar da beni sevdiler. Dioni ve Kalyopi. Dioni emekli eczacı, Kalyopi de piyano öğretmeniymiş. İzmir'de denizden haç çıkaran annemin hısım akrabalarının fotoğraflarını gösterince çok etkileniyorlar. Sonra İstanbul'a ilk geldiğimde yanında kaldığım Rum hanımın dizisini de hatırlıyorlar. Ertesi gün muhakkak bizi yemeğe götürmek istiyorlar. Bir Avusturyalı olarak Andi için sanırım bu bir anda ortaya çıkan sıcaklık ve aile kaynaşması şaşırtıcı bir şey. Ertesi gün söylediği yerde buluşup dünyanın en tatlı Girit restoranına gidiyoruz. Bu minicik yerlere "kutuki" diyorlarmış, dünyanın en sevimli lafı. Kalyopi'nin İngilizce'si çok iyi değil, fakat bu akşam onun da Mudanya mübadili olduğu ortaya çıkıyor. Ben annemlerin Florina'dan Mudanya'ya göçtüklerini anlatınca bu sefer Kalyopi ağlamaya başlıyor, "yavrimu" diye diye. Yunanca'nın güzelliğinden ne yapacağımı şaşırıyorum. Yavrimu, bir dilden diğerine geçen sevgi sözleri. Dioni Atina'lı, bu hikayeleri daha ziyade kitaplardan okumuş. Kalyopi kadar etkilenip ağlamıyor. Kalyopi bana bildiği Türkçe sözleri söylüyor. Öyle tatlı ki. Bu iki kadında sanki kaybettiğim bütün aile büyüklerinin izi var. Amin tabii her büyükanne gibi muhteşem bir aşçıydı, o vefat ettiğinden beri aynı lezzette yemek yiyemiyoruz. Ta ki kutuki'de Giritli ananenin yaptığı yemeklere kadar. Kutuki Giritli bir anane tarafından işletiliyor, müthiş bir buzuki eşliğinde yediğimiz yemekler de ondan o kadar güzel. Tandır gibi keçi etini yemeyeli bilmem kaç yıl olmuştu? Memnun olalım diye etrafımızda dört dönüyorlar, böyle bir sıcaklığı başka hiçbir ülkede bulamam. Andi zaten benim kadınlarla ilişkimi ağzı açık izliyor. Gideceğiz, elbette hesap ödetmiyorlar. Kalyopi Türkçe "çocuğum benim" diye sarılıyor bana, beni hiç bırakmak istemiyor. Ben de onları İstanbul'a getirteceğim, kararlıyım. Sevgi kurtaracak bu insanlığı, çoktandır yok olan ümitlerim bu gezide yeniden canlanıyor. 

15 Kasım 2015 Pazar

Une tendresse infinie

Birkaç Fransız filmi izledim, biraz da kitap okudum. Yine yazacak şeylerim birikti. Bazen böyle oluyor, filmin kitabın etkisinde kalıp sırf onu konuşmak istiyorum. 2 film izledim, ilki çok bilinen La Vie D'Adele. Bu filmden çok etkilendim. Issız adam öyle olmaz böyle olur demiş yönetmen. Hayata karşı sonsuz bir iştah besleyen kızın hikayesi, Adele'in yaşamı. Tabii ben Adele'i değil Emma'yı sevdim filmde. Aslında filmin tamamını sevmedim de Adele ve Emma'nın yıllar sonra buluşmasındaki acılarından etkilendim. Uzun zamandır böyle acıklı aşk filmi izlememiştim. J'ai une infinie tendresse pour toi, j'aurai toujours, toute ma vie.

Filmde eşcinsellik önemli ama en önemlisi aşk. Emma kendine bir türlü layık göremediği Adele ile olamıyor. İstiridye ile spagettinin uyumsuzluğu gibi onlar da olamıyor. Egon Schiele'yi bilemeyen domestik öğretmen Adele, Emma'nın biraz sahte de olsa entelektüel ve ışıklı dünyasına giremiyor. O ancak herkesten saklanan gizli bir tutku olarak yaşanabilir. Filmde eşcinsel aşktan ziyade sınıfsal fark ve entelektüel açıdan uyuşamayan bir çiftin ilişkisi var. Adele ömrü boyunca Emma'yı arayacak, bulabilir mi işte orasını bilmiyorum. 

Sonra da La belle personne'u izledim. Bu fransızlar aşk hakkında büyük laflar etmeyi iyi beceriyorlar. Bu arada film çok güzel, modern Godard filmi gibi. En sonunda Junie'nin Louis Garrel'e tiradı çok güzel. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyor: "Ben aptal değilim. Sen çok yakışıklısın, çok kadın tanımışsın. Ben sana kendimi verdiğim andan itibaren benden soğumaya başlayacaksın. Daha sevilesi bir kadın bulduğun anda beni bırakıp ona gideceksin, ben de bununla yaşamayı beceremeyeceğim." Womanizer erkeğin tuzağına düşmeyip adamı ağlatan Junie'yi o kadar çok sevdim ki. Erkeğe oyuncak olmayan kadınların filmlerini hep çok seviyorum. "Tu peux pas résister toute seule à notre histoire d'amour, parce que moi je suis armé et que... j'vais pas t'laisser faire." Üzgünüm Louis.