4 Şubat 2016 Perşembe

Suzan Defter

Dünden beri kendimi köşesine çekilip yaralarını yalayan bir kedi gibi hissediyorum. Çocukluğumdan beri yaşadığım en zor his, sevdiklerimi ölçüsüz derecede kıskanmam. Başkasının yaptığı herhangi bir şeyi, bir başarısını asla kıskanmazken sevdiklerimi nasıl olup da böyle hislerle kıskandığımı hiç çözemiyorum. Suzan Defter, bu ölçüsüzce kıskanmanın kitabı. Uzun zamandır kitap okurken ağlamıyordum, Suzan Defter'i okurken çoğu yerde çok ağladım. Abisini çok kıskanan Derya. Abim yok ama olsaydı senin gibi olurdum. Anne babamı olmayan kardeşlerimden kıskandım, en yakın arkadaşımı diğer arkadaşından, kuzenimi diğer kuzenimden. Daha ilkokuldaydım en yakın arkadaşım bana "ben bir çikolatayım, hepsini senin yemen gerekmez başkalarıyla da paylaşabilirsin" diye mektup yazmıştı kıskançlık krizimden sonra. Nasıl başka arkadaşını benden daha çok seversin? 

Suzan Defter içimi deşti. Çok büyük bir aşk hikayesi de var içinde evet, ama ben Derya'yla köşeme çekildim. Çimen yiyorum, yaramı yalıyorum geçmiyor. Kıskananın yakıcı kimsesizliğinde Derya'nın yaşadıklarını sanki kendim yaşadım. İki Yeşil Su Samuru'na ilkgençliğimde bağlanmam da ondan, sevdiği herhangi birinin ilgisindeki en ufak kaymada solan çiçek misali boynu bükülen kitap kahramanları. Nasıl bensiz oraya giderler? Nasıl bensiz bunu yaparlar? Aşk kıskançlığına girmek bile istemem. "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur." Büyüdükçe bu hislerimi törpülediğimi düşünüyordum, artık eskisi gibi mantıksız değilim diyordum. İnsanın  birden çok arkadaşı da olur. Aslında törpülemeyi değil de gizlemeyi öğrenmişim. Kitabı okuyunca hepsi çıktı bir köşeden. Sevdiğini çok kıskananlar bu kitabı okumasın. Yazsam sayfaları doldururum ama burda duracağım. Nilüfer'den dinleyin.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Onyria

"Tur, tur pedimu, nereye gidersin?" Namaz kıldığı için çocukken "Amin" adını taktığım babamın ananesinin kırık Türkçe'si hep kulaklarımda. Ben babaannemin vefatından yaklaşık 2 sene sonra doğmuşum. İsmimiz de aynı. Evladını kaybettikten sonra ağlamaktan gözünde yaş kalmamış Amin'in. Ben doğunca ilk kez gülmüş, öyle anlatıyorlar. Belki kızının ismini taşıdığım, belki torun çocuğu olduğum ama en çok koynunda büyüyen çocuk ben olduğum için Amin'le benim ilişkim hep çok farklı oldu. Vefat ettiğinde ben 12 yaşındaydım. Çocuklara herhalde bazı şeyler malum oluyor. O sonbahar vefat edeceğini anlamış gibi son yazımızda her anımı Amin'le geçirdim, hiç yanından ayrılmadım. O yaz hem de bana anlattığı hikayeleri de daha çok anlayacak yaşa geldiğime de seviniyorum. Benim yaşımda olup mübadele hikayelerini birinci ağızdan dinleyen çok fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Midilli'den sandala binerken ablasını fazla eşya aldığı için uyarması, onu dinlemeyip yine de sandala binen ablasının sandalının batması. Korkudan Cunda adasında en küçük evlere yerleşmeleri, öyle garip şeyler ki bizim için. Midilli mübadilleri Girit mübadillerine göre daha dindardır. Ailenin diğer kısmı olan Girit göçmenleri ayrı bir alem. Girit göçmenleri cenazeye ağlarken müzik duyunca dans etmeye başlayan, neşesi gürültüsü bol insanlar. Zeytinyağı, değişik otlar ve bitmek tükenmek bilmeyen Girit hikayeleri bereketli sofralarının vazgeçilmezleri. Bize de İzmir'den hala koliyle mevsimine göre radika, cipes, şevketi bostan, arapsaçı ve karışık ot gelir. Çocukluğum hep bu hikayelerle, bu yemeklerle geçti. Cunda adasında hala eski Rum evlerinde yaşayan akrabalarımız, Çeşme'de radyodan Yunanca müzikten başka bir şey dinleyemeyişimiz.

En çok üzüldüğüm dedemin bana Rumca öğretemeden ben 6 yaşındayken vefat etmiş olması. Rumca bildiği için donanmaya alındığını, 2. dünya savaşı'nda Malta'da musevileri Türkiye'ye kaçırmak için savaştığını, naziler tarafından bacağından vurulup 6 ay hastanede yattığını ise çok yeni öğrendim. Bana her gün taze balık avlayan, radyoda Yunanca müziği ve bir kadeh rakısıyla dünyanın en mutlu insanı olan Giritli dedem. Vefatından sonra evinde babanemin her resminin arkasına ayrı şiir yazdığını gördükleri, bestelerini kaydededen udi arkadaşı sayesinde dinleyebildiğim sanatkar şair dedem.   Benim bu hayatta en çok sevdiğim insan dedemdi/dedemmiş. Dedemmiş diyorum çünkü öldüğünü hiç kabullenemedim, 2 yaşımdan beri her şeyi hatırlayan ben dedemle ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Tek bildiğim dede lafı geçince muhakkak ağladığım, çocukluğumu anımsattığı için Babam ve Oğlum filminde ağlamaktan helak olduğum. Dedemin İnsanları'nı hala cesaret edip izleyemedim.

Aslında bu yazı çok neşeli bir yazı olsun diye başladım, Atina'da geçirdiğim 2 günü anlatacaktım ama Amin ve dedemden bahsetmeden bu yazıya başlayamadım. Cuma gecesi Atina'ya iner inmez kendimizi çok tatlı bir tavernaya attık. Birkaç kadeh içince konuşmaya başladığım çok kırık Yunancamla yan masadaki kadınlarla arkadaş oldum. Hikayeleri anlatınca sanıyorum onlar da beni sevdiler. Dioni ve Kalyopi. Dioni emekli eczacı, Kalyopi de piyano öğretmeniymiş. İzmir'de denizden haç çıkaran annemin hısım akrabalarının fotoğraflarını gösterince çok etkileniyorlar. Sonra İstanbul'a ilk geldiğimde yanında kaldığım Rum hanımın dizisini de hatırlıyorlar. Ertesi gün muhakkak bizi yemeğe götürmek istiyorlar. Bir Avusturyalı olarak Andi için sanırım bu bir anda ortaya çıkan sıcaklık ve aile kaynaşması şaşırtıcı bir şey. Ertesi gün söylediği yerde buluşup dünyanın en tatlı Girit restoranına gidiyoruz. Bu minicik yerlere "kutuki" diyorlarmış, dünyanın en sevimli lafı. Kalyopi'nin İngilizce'si çok iyi değil, fakat bu akşam onun da Mudanya mübadili olduğu ortaya çıkıyor. Ben annemlerin Florina'dan Mudanya'ya göçtüklerini anlatınca bu sefer Kalyopi ağlamaya başlıyor, "yavrimu" diye diye. Yunanca'nın güzelliğinden ne yapacağımı şaşırıyorum. Yavrimu, bir dilden diğerine geçen sevgi sözleri. Dioni Atina'lı, bu hikayeleri daha ziyade kitaplardan okumuş. Kalyopi kadar etkilenip ağlamıyor. Kalyopi bana bildiği Türkçe sözleri söylüyor. Öyle tatlı ki. Bu iki kadında sanki kaybettiğim bütün aile büyüklerinin izi var. Amin tabii her büyükanne gibi muhteşem bir aşçıydı, o vefat ettiğinden beri aynı lezzette yemek yiyemiyoruz. Ta ki kutuki'de Giritli ananenin yaptığı yemeklere kadar. Kutuki Giritli bir anane tarafından işletiliyor, müthiş bir buzuki eşliğinde yediğimiz yemekler de ondan o kadar güzel. Tandır gibi keçi etini yemeyeli bilmem kaç yıl olmuştu? Memnun olalım diye etrafımızda dört dönüyorlar, böyle bir sıcaklığı başka hiçbir ülkede bulamam. Andi zaten benim kadınlarla ilişkimi ağzı açık izliyor. Gideceğiz, elbette hesap ödetmiyorlar. Kalyopi Türkçe "çocuğum benim" diye sarılıyor bana, beni hiç bırakmak istemiyor. Ben de onları İstanbul'a getirteceğim, kararlıyım. Sevgi kurtaracak bu insanlığı, çoktandır yok olan ümitlerim bu gezide yeniden canlanıyor. 

15 Kasım 2015 Pazar

Une tendresse infinie

Birkaç Fransız filmi izledim, biraz da kitap okudum. Yine yazacak şeylerim birikti. Bazen böyle oluyor, filmin kitabın etkisinde kalıp sırf onu konuşmak istiyorum. 2 film izledim, ilki çok bilinen La Vie D'Adele. Bu filmden çok etkilendim. Issız adam öyle olmaz böyle olur demiş yönetmen. Hayata karşı sonsuz bir iştah besleyen kızın hikayesi, Adele'in yaşamı. Tabii ben Adele'i değil Emma'yı sevdim filmde. Aslında filmin tamamını sevmedim de Adele ve Emma'nın yıllar sonra buluşmasındaki acılarından etkilendim. Uzun zamandır böyle acıklı aşk filmi izlememiştim. J'ai une infinie tendresse pour toi, j'aurai toujours, toute ma vie.

Filmde eşcinsellik önemli ama en önemlisi aşk. Emma kendine bir türlü layık göremediği Adele ile olamıyor. İstiridye ile spagettinin uyumsuzluğu gibi onlar da olamıyor. Egon Schiele'yi bilemeyen domestik öğretmen Adele, Emma'nın biraz sahte de olsa entelektüel ve ışıklı dünyasına giremiyor. O ancak herkesten saklanan gizli bir tutku olarak yaşanabilir. Filmde eşcinsel aşktan ziyade sınıfsal fark ve entelektüel açıdan uyuşamayan bir çiftin ilişkisi var. Adele ömrü boyunca Emma'yı arayacak, bulabilir mi işte orasını bilmiyorum. 

Sonra da La belle personne'u izledim. Bu fransızlar aşk hakkında büyük laflar etmeyi iyi beceriyorlar. Bu arada film çok güzel, modern Godard filmi gibi. En sonunda Junie'nin Louis Garrel'e tiradı çok güzel. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle diyor: "Ben aptal değilim. Sen çok yakışıklısın, çok kadın tanımışsın. Ben sana kendimi verdiğim andan itibaren benden soğumaya başlayacaksın. Daha sevilesi bir kadın bulduğun anda beni bırakıp ona gideceksin, ben de bununla yaşamayı beceremeyeceğim." Womanizer erkeğin tuzağına düşmeyip adamı ağlatan Junie'yi o kadar çok sevdim ki. Erkeğe oyuncak olmayan kadınların filmlerini hep çok seviyorum. "Tu peux pas résister toute seule à notre histoire d'amour, parce que moi je suis armé et que... j'vais pas t'laisser faire." Üzgünüm Louis.

8 Kasım 2015 Pazar

Winter Sleep

Kapadokya'ya ilk gidişim 1997 sanırım. Fransız öğretmenlerden biri trekking gezisi ayarlamış, ben de hazırlık sınıfındayım. Okul gezisi diye büyük bir coşkuyla katılıyorum. Sonrası ise felaket. Dağda çadırda kalıyoruz, her gün en az 25 kilometre tırmanıyor, insan yüzü görmüyoruz. Sporun her türünden nefret eden 11-12 yaşında bir çocuk için büyük bir kabus. En son galiba burada öleceğim diye ağladığımı hatırlıyorum. Sağsalim bir şekilde gezi tamamlanıyor tamamlanmasına ama Kapadokya benim için uzun yıllar anımsamak bile istemediğim bir yer haline geliyor. 

Sonra uzun yıllardır izlediğim en etkileyici film olan Kış Uykusu'nu izliyorum. Bu film hakkında yazmaya başlarsam durduramam diye korkuyorum. Haluk Bilginer'in oynadığı karakterle karısının aşkı ne çok şey anlatıyor. Belli ki genç kadın karizmatik ses tonlu entelektüel adama İstanbul'da fena kapılıyor. Sonra ne oluyor da Kapadokya'da o inzivai hayata geçiyorlar belli değil. Kadın kendini kapana kapatmış, erkeğin imkanlarıyla Robin Hood'luk taslıyor. Yaşayamadığı her şey için Haluk Bilginer'in karakterini suçluyor. Karı koca olarak ilişkileri berbat. Aralarındaki aşk ilişkisi çoktan despot baba ve şımarık kız çocuğu ilişkisine dönmüş. Oysa nedense sanki kadın adama çok ama çok aşık olmuş gibime geldi benim filmi izlerken. Haluk Bilginer de isyan ediyor kadının onu olmayan bir Tanrı'ya benzetmesinden, kendi yarattığı ulaşılmaz beklentileri adamdan göremeyince adamdan soğuması yüzünden çok sıkılıyor. Oysa adam da kendine güvensiz, pohpohlanmak onun için çok mühim. Saçma sapan yerel gazetede yazacağı yazılar hakkında gelen yorumlar onu çok mutlu veya mutsuz edebiliyor. Kadın ise en büyük kurbanlık hikayesini kendisi için yazmış. Kaçıp kendini kurtarabilecekken o karların altına kendini hapsetmiş. Hayatımızda olmamış şeyler için başkasını suçlamak en kolayı çünkü. Ben Haluk Bilginer'in karakterine filmde pek acıdım. Aslında hepimiz kadar iyi ya da hepimiz kadar kötü bir karakter. Kiracılarıyla olan ilişkisi filmde sanki acımasızlık gibi gösteriliyor ama her evsahibi kira ödemeyen kiracısına aşağı yukarı aynı şekilde davranır. 

Adamcağız kendine inziva içinde bir yaşam kurmuş, belli ki eski yıllarını büyük bir zafer duygusuyla hatırlıyor. Karısını da seviyor, büyük bir aşk mı bilmiyorum ama gizli bir güç savaşı içinde aslında ekonomik gücü elinde tutmasına rağmen güçsüz. Gitse gidemiyor kadını kovalamaya cesareti zaten yok. Bir yandan da aşırı mutsuz kızkardeşi mutsuzluğunun payını ona biçiyor. Kendisini döven kocasından kaçmış, hayat istediği yönde gitmemiş. Kocasından kaçmamış olmayı diliyor, büyük ihtimalle abisi onu cesaretlendirmişti şiddet gösteren kocasından kaçması için. Şimdi o kısımlar unutulmuş hep abi suçlanıyor. Haluk Bilginer filmde cesur bir karakter değil, hatta oldukça korkak. Korkup kaçıp oteline saklanmış, eski günlerini anımsıyor ama o günlere dönmek de istemiyor. Bu film bana çok ama çok insani geldi. Hepimiz bu filmde geçen durumlardan farklı boyutlarda geçiyoruz. Filmde siyah beyaz iyi kötü yok. Nejat İşler'in karakteri de serseri, çocuğunu dövüyor ama sadaka parayı atıp yakıyor bir anda. Onun abisi İmam ise hayatlarını yoluna koyabilmek için daha ezilip büzülen, belki onursuz gibi görülebilen davranışlar içinde. El etek öpüyor sürekli, Haluk Bilginer onun her halinden rahatsız olduğunu açıkça belirtmesine karşın yüzünü kızartıp gidip konuşuyor. Hangi davranış daha onurlu, bunu düşünmek ve buna karar vermek yine bize kalıyor. 

Kapadokya'nın bir kısmını restore etmişler, Provence'a bile benzemiş. Kış Uykusu'nun A good year versiyonunu çekmek geldi içimden. İstanbul'da sıkılan süper zengin borsacı Kapadokya'da gidip şarap üretimine başlar ve hayatının aşkıyla tanışır. Şarapları hakikaten güzel ve son zamanlarda geçirdiğim en rüya günleri geçirdim Kapadokya'da bu son gidişimde. Bu arada 30 oldum, bununla ilgili yazsam mı yazmasam mı bilemiyorum. 

7 Ekim 2015 Çarşamba

Reincarnation

Ben eski yaşamlarımdan birinde/
Beyoğlu'nda yaşayan/
serkeş bir şairdim.

14 Eylül 2015 Pazartesi

Anna

Uyuyorum. Uyanıyorum. Hayatım yolunda, beni korkutan şey haberlere bakmak. Büyük bir istekle, özlemle, sevgiyle döndüğüm ülkemde olanlara bakıp bakıp fenalaşıyorum. Bundan kaçmak için en güzel şey yine sanat. Cumadan beri kendimi iyice sanata verdim. Filmler izledim, bienale gittim, müzelere gittim, resim yaptım, kitap okudum sırada yazı yazmak var. Bir şeyler yazmak neden lazım onu bilmiyorum, ama galiba bu kadar çok şeyle yüklenince insan bunları ifade edeceği bir yerler arıyor. Bu haftasonunu Türk filmleri izleyerek geçirdim. Önce tatlı bir romantik komedi, Bir Varmış Bir Yokmuş. Ağır ağır şeylerden sonra biraz hafiflik iyi gelir. Mert Fırat aşık rollerini güzel oynuyor, Melisa Sözen de filme iyi gitmiş. Filmin bazı kısımları Sex and the City'yi hatırlattı bana. Özellikle La Douleur Exquise bölümü (başlık Gunnar Madsen'den). Sonra Carrie'nin Big'i arayıp "I am a woman!" diye nutuk attığı bölüm. Bir Varmış Bir Yokmuş'da da, Melisa Sözen'in karakteri kendini ilişkide bir yere oturtmaya çalışıyor. Bunu hepimiz yaptık. Erkekler neden kadınlara hayatlarında yer açmaya zorlanıyor acaba? Aslında biz de bağımsız, güçlü kadınlarız ama illa en azından hayatımızda bir kere "bu ilişkide yerim ne benim! Neden uzaksın?" sorularını soruyoruz. Mevsimler filminde Ebru Ceylan da aynı şeyi yaşıyordu. Bir nevi ıssız adam sendromu yani de ıssız adam'ın ıssız olmak için bir sürü geçerli sebebi var. Normal hayatlarında yer açmakta zorlanan normal erkekler kadınları ne çok üzüyor. C-c-curly, your girl is lovely, hubbell. Hepimiz karmaşık ve zor kadınlar olduğumuza inanmak, o erkeklere ağır geldiğimize inandırmak istiyoruz kendimizi. Bu belki erkeklerin de problemidir de kadınlar bunu birebir varlık problemi olarak içselleştiriyor. 500 days of summer'da mesela Tom hemen kabulleniyor, başka aşklara yelken açıyor. Tom kadın olsaydı, Summer'ın hayatında yer edinene kadar ömrünü harcar sonra da neden olmuyor diye kendini kahrederdi. Yine de böyle konularda hep kadının verdiği savaşın filminin, dizisinin çekilmesi ilginç. O kahır yolculuklarına aşk diyor sonra da gençliklerini heba ediyor kadınlar. 

Sonra filmin müzikleri çok güzeldi, filmde Vah Belinda diye grup var. Aah Belinda benim en sevdiğim Türk filmi, bahaneyle onu izledim tekrar. Onun ardından ilk kez Hayallerim, Aşkım ve Sen'i izledim, galiba o filme de aşık oldum. Sanat eserlerinde yaratılan karakterlere duyulan tutku hakkında bir film desem herhalde neden sevdiğim anlaşılır. Puslu Galata ve Pera saatlerinden sonra bu filmleri izleyince garip bir ruh haline büründüm. Melankoli de bazen iyidir. Melankoli sanat içindir. Bu arada Sabancı Müzesi'ndeki Zero sergisi çok güzel. 


28 Ağustos 2015 Cuma

Big in Japan

     
                   "and what is the use of a book," thought Alice, "without pictures or conversations?'.


Japonya ve Japon kültürü şu hayatta en çok ilgimi çeken şeylerden biri. Tokyo'ya gitmek ise en büyük hayallerimden. Bunda kuşkusuz sanatının payı büyüktür. O tuhaf incelik ve nezaketleri, ağır melankolileri beni büyülüyor. Washington D.C.'den de aklımda kalan en güzel şey, kiraz çiçekleriydi. Galiba Japon kültürüne bu denli merak sarmamdaki ilk etken lisede izlediğim Dolls filmi. Birbirine iple bağlı aşıkları düşündükçe hala gözlerim doluyor. Lisedeyken yine Spirited Away'i izleyip çok etkilenmiştim. Sonra Günseli Kato'nun Japon kültürü hakkında anlattığı kabustan hallice anıları geliyor aklıma. Ne kadar ataerkil bir kültür olduğunu ve nasıl bir kafes ortamında yaşadığını anlatmıştı bir röportajında. 

2010 yılında Murakami ile Sahilde Kafka romanı sayesinde tanıştım. Kitabı hemen okuyup bitirmiş ve çok sevmiştim. Şimdi çok az hatırlasam da Murakami deyince aklıma hemen "iki insanın kol ağzı birbirine değmişse bir sebebi vardır." cümlesi geliyor. Bazen bu okuduğumuz romanların ne işe yaradığını düşünürüm. Benim gibi sevdiği romanları yüz kere okuyup ezberleme huyu olmayanlar ya da benim sevdiğim fakat ezberlemediğim romanlar aklımızda nereye gidiyor? Sonra şu cevabı veriyorum hep, o okuduğumuz romanlardan aklımızda bir cümle veya bir imge kalıyor. Galiba bazen sırf bunun için okuyorum kitapları. İşte Sahilde Kafka'nın bendeki cümlesi budur. Sonra İmkansızın Şarkısı'nı okumuştum hemen ardından ve onu da çok sevmiştim. Bu roman da pek aklımda kalmamış, bir kütüphane ve hasta bir kızın çok hoşuma giden bir öyküsü olduğunu anımsıyorum yalnızca. 

Murakami'nin en iyi hatırladığım kitabı ise Sınırın Güneyi'nde Güneşin Batısında. Bu kitabı benim için özel kılan bir şey var. "Murakami'nin bu kitabını okumalısın, öyle bir tek çocuk hikayesi ki aklıma sen geldin" demişti Viyana'da birlikte master yaptığım Sloven I. bu kitap için. Birine bir kitabı hatırlatmak mühim bir şeydir. Biri bana bir film ya da roman kahramanına benzediğimi söyleyince çok mutlu oluyorum. Ya da bir kitabı okuduğunda beni düşündüğünü. Bu kitap aslında Murakami'nin tarzına göre biraz daha basit ama ben burda Murakami'nin tam olarak kim olduğunu anladım. Bazı yazar ve yönetmenlerde böyle oluyor. Ne dediklerini tam manasıyla anlayıp içselleştiriyorum. Richard Linklater'ın ne dediğini de anlıyorum böyle mesela. Tek çocuk Haruki'yi de bu romanda tam anladım. Bu romanda bahsettiği her şeyi satır satır anlıyorum, o yüzden benim en sevdiğim Murakami kitabı bu. Bundan sonra ise adını bile unuttuğum bir kitabını İngilizce okumaya başlayıp kitaptan çok sıkılıp yarım bırakmıştım. Murakami'yi hep Türkçe okuyorum. Çeviri kitap okumanın da kendine has bir lezzeti var. Bildiğim dillerdeki kitapları orijinal şekliyle okuyorum. O nedenle bilmediklerimi güzel bir çeviriyle okumak da çok hoşuma giden bir şey. Herhalde 2012 yılından beri hiç Murakami okumuyordum. 

En son Zemberekkuşu'nun Güncesi'ni okudum, yine Türkçe. Çok beğendiğimi söyleyemem. Bundan aklımda kalacak olan Kumiko sevgisi sanırım. Kitap sanki Kara Kitap'ın değişik bir versiyonu gibi geldi bana. Baktım da Kara Kitap 1990'da bu ise 1994'te yazılmış. Karısı kaçan ve karılarının hafızasını bir bahçe olarak görüp o bahçede neler olduğunu merak eden kocalar. Karılarını ararken yolda başlarına hep mistik bir şeyler geliyor. Suyu çekilmiş kuyular, suyu çekilmiş bir boğaz, kadınların tekinsiz akrabaları. Tabii Kumiko Rüya ile karşılaştırılınca pek sıradan. En beğendiğim ve özendiğim roman kahramanlarından biri olan Rüya'ya yaklaşmak biraz cesaret ister. Yine de bu roman tarzını seviyorum, ben de sonuçta gizemli şeylere fazlaca kapılan ve bunlara genel olarak inanmak isteyen biriyim. Hayatta mistik şeyler de vardır. Roman bitince master arkadaşım I. ile 5 yıl sonra ilk kez konuştum. Hamileymiş ve haftaya evleniyormuş. La vie est magique.