"İşe yarar bir şey yapmak istedim." Böyle diyor İzmirli, resim yapan şair avukat neden avukatlık yaptığı sorulunca. İzmir'den İzmir'de bir evi olmayacak kadar da uzaklaşmış (evet seni anlıyorum Leyla, ben de arkama bakmadan gittim bu şehirden, İstanbul'un aksine arkamdan da gelmedi, onu unuttum, kapattım sayfalarını, Kordon'a bakan pencerelerin perdelerini tek tek örttüm; en fazla işte lisedeyken bizi beğenmeyen çocuk acaba şimdi beğenir mi merakı). Yaşam her şeye rağmen devam edebilir mi? Kendisiyle konuşup tanışınca kararına her zerremizle karşı çıktığımız Yavuz'u dışarıdan izleyince ona hak da veriyoruz. Aramayan, kendisini de saklayan şair olduğunu gizleyen Leyla. Sen de kendini bizim seni beğendiğimiz kadar beğeniyor musun? Filmin her yerinden Gülten Akın fışkırıyor. Durup ince şeyleri anlamaya vakit ayıranların filmi. İnsanlardan uzak durması ve mesafesiyle meşhur ama bir o kadar da insana dair her şeye aşık şair Leyla'nın hikayesi. Bu filmi S.'den öğrendim. Romanlar, şiirler, resimler, filmler içinde geçen ve birbirine bağlanan hayatlarımız. Başka dillerde yazılan şiirlerin birbirine benzeyen mısralarını ekleştirip twitter'a koyuyorum. Sonra da oturup sözleşme yazıyorum. İşe yarar bir şey yapabilmek için. "Allahtan pencereler açmışlar içi sıkılan evlere".
29 Ocak 2021 Cuma
4 Mart 2020 Çarşamba
Saf ve düşünceli okur
Kaç kez başlayıp ilk sayfalarında okumayı bıraktığım Saf ve Düşünceli Romancı’yı sonunda bitirdim. Çok heyecanlıyım, sanki biri aklımı okumuş ben birinin aklını okumuşum veya sanki yalnızca benim bildiğimi sandığım ya da sezdiğim şeyleri bir başkası da biliyormuş gibi heyecanlıyım. Romanlara gömülmek ve kafamı kaldırmadan okumak istiyorum. Öncelikle böyle bir hissiyat yarattığı için müteşekkirim Pamuk’a.
Saf ve düşünceli Romancı ya da Saf ve düşünceli Okur. Bu ayrımı çok sevdim. Okumayı ilk öğrendiği andan beri kitaplara romanlara gömülmüş benim için çok aydınlatıcı oldu. Çocukken tam manasıyla saf bir okurken yavaş yavaş düşünceli okura dönüşmemin adını koyabildim sonunda.
Ben daha önce Patti Smith’e yalnızca yazıdan ve sanattan doğan bağla bağlandığımı yazmıştım tam da ne olduğunu açıklayamadan üstün körü bir betimleme ile. Pamuk o bağın ne olduğunu açıklıyor işte. Romancının veya yazarın anlattığı dünyanın resimlerini görerek filmini çekerek ve emek vererek yazara bağlanmak. Kopmayan bir bağ o, Pamuk da değerini biliyor. Bir yazarı tamamen sahiplenmenin de bu emekle bağlantılı olduğunu yazıyor. “C’est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante”.
Kitapta büyük itiraflar var, bir kitabı entelektüel görünmek ve o kitabı okumanın cool olduğunu bilerek okuduğumuzu kendimize söylemesek bile aklımızın kuytu köşelerinden geçtiğini söylüyor. Bu bir okur için büyük bir itiraftır. Susan Sontag da yazarlık persona’sını sevdiği için yazar olmak istediğini yazmıştı ama günlüğüne yazmıştı. Edebiyat sever biri için bunlar özden uzaklaşma emareleri.
Sanki benden başka kimsenin ilgisini çekmeyen bir şeyle ilgilenen çok büyük ve gizli bir klanı keşfetmiş gibi oldum ben bu kitabı okuyunca. Edebiyat kuramları benim de çok ilgimi çekiyor ama aşırı teorik metinlerin içinde kayboluyorum çoğu zaman. Pamuk bunu biraz pop biçimde anlatıyor.
Kitabın her bölümü hakkında sayfalarca yazabilir ve saatlerce konuşabilirim. Mesela Pamuk şiir okurken de resimler gördüğünden bahsediyor. Bense şiire o resimleri göremediğim için mesafeliydim hep ve son zamanlardaki şiir merakım aslında kelimelerin resim çizmeden de çok güçlü olduklarını kavrayınca gelişti.
"Siz Kemal misiniz Orhan Bey?" kısmı kitabın en eğlenceli bölümü. Erol Taş’ı döven kadınlara gülen kadınların bu soruyu kendisine sormasıyla eğleniyor Pamuk. Kendisine Masumiyet Müzesi’ni okuduğumda bu soruyu soracak kadar bile etkilenmediğimi söylesem bozulur mu acaba?
Mesela “A visit from the goon squat” beni anlatım biçimiyle çok etkilemişti ama içeriğini ve konusunu sorsanız bilemem şimdi. Altın parçacığı içen bir adam hatırlıyorum ama kitabı bitirdiğimde ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yine de işte kitapların insanlarıyla arkadaş olduğumuzdan da bahsetmiştim ve bu arkadaşlar saf romancıların romanlarında yer alıyor. Kahramanların kendileri bilmese bile biz onların en derin sırlarını, aşklarını, yaşayışlarını biliyoruz, biz kitabı kapatıyoruz ama o arkadaşlar biz bir daha kapağı kaldırıp okuyana kadar orda sadık bir şekilde bizleri bekliyor. Sevdiğim kitapları ezberleyene kadar okumamın sebebi herhalde bu. Hem o kahramanların dedikleri değişmiyor ama biz değişiyoruz ve farklı yorumluyoruz hepsini. Çocukken çoğu kitabı okurken yapılan atıfları anlamadığım için çok bozulurdum. Mesela kitaplarda geçen yabancı isimleri nasıl okuyacağımı bilememek ya da yazarın bahsettiği bir romanı filmi bilmemek bende müthiş bir mahcubiyet duygusuna yol açardı. Aynı kitabı birkaç yıl sonra tekrar okuyup artık o isimleri telaffuz edebildiğimi ya da yazarın bahsettiği bir romanı okuduğumu ve artık neden bahsedildiğini bilmenin haklı gururunu yaşamak en sevdiğim roman tecrübelerinden bir olmuştur her zaman.
Roman karakterlerinin gerçekliği çok ilginç karmaşık ama bir o kadar eğlenceli bir mevzu. Stranger than fiction filmini çok sevişimin sebebi bu. Metafiction da edebiyatta en sevdiğim şey sanırım. Masumiyet Müzesi’nde de benim en çok hoşuma giden Cevdet Bey’in ve genç yazar Orhan Pamuk’un boy göstermesi.
Roman okuru olmak insanın hayatını baştan aşağıya etkileyen ve hatta değiştiren bir şey.
17 Ağustos 2017 Perşembe
Min Kamp
14 Mart 2017 Salı
Someone in the Crowd
23 Şubat 2016 Salı
Stranger Than Fiction
4 Şubat 2016 Perşembe
Suzan Defter
18 Ocak 2016 Pazartesi
Onyria
En çok üzüldüğüm dedemin bana Rumca öğretemeden ben 6 yaşındayken vefat etmiş olması. Rumca bildiği için donanmaya alındığını, 2. dünya savaşı'nda Malta'da musevileri Türkiye'ye kaçırmak için savaştığını, naziler tarafından bacağından vurulup 6 ay hastanede yattığını ise çok yeni öğrendim. Bana her gün taze balık avlayan, radyoda Yunanca müziği ve bir kadeh rakısıyla dünyanın en mutlu insanı olan Giritli dedem. Vefatından sonra evinde babanemin her resminin arkasına ayrı şiir yazdığını gördükleri, bestelerini kaydededen udi arkadaşı sayesinde dinleyebildiğim sanatkar şair dedem. Benim bu hayatta en çok sevdiğim insan dedemdi/dedemmiş. Dedemmiş diyorum çünkü öldüğünü hiç kabullenemedim, 2 yaşımdan beri her şeyi hatırlayan ben dedemle ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Tek bildiğim dede lafı geçince muhakkak ağladığım, çocukluğumu anımsattığı için Babam ve Oğlum filminde ağlamaktan helak olduğum. Dedemin İnsanları'nı hala cesaret edip izleyemedim.