29 Ocak 2021 Cuma

İşe yarar bir şey

 "İşe yarar bir şey yapmak istedim." Böyle diyor İzmirli, resim yapan şair avukat neden avukatlık yaptığı sorulunca. İzmir'den İzmir'de bir evi olmayacak kadar da uzaklaşmış (evet seni anlıyorum Leyla, ben de arkama bakmadan gittim bu şehirden, İstanbul'un aksine arkamdan da gelmedi, onu unuttum, kapattım sayfalarını, Kordon'a bakan pencerelerin perdelerini tek tek örttüm; en fazla işte lisedeyken bizi beğenmeyen çocuk acaba şimdi beğenir mi merakı). Yaşam her şeye rağmen devam edebilir mi? Kendisiyle konuşup tanışınca kararına her zerremizle karşı çıktığımız Yavuz'u dışarıdan izleyince ona hak da veriyoruz. Aramayan, kendisini de saklayan şair olduğunu gizleyen Leyla. Sen de kendini bizim seni beğendiğimiz kadar beğeniyor musun? Filmin her yerinden Gülten Akın fışkırıyor. Durup ince şeyleri anlamaya vakit ayıranların filmi. İnsanlardan uzak durması ve mesafesiyle meşhur ama bir o kadar da insana dair her şeye aşık şair Leyla'nın hikayesi. Bu filmi S.'den öğrendim. Romanlar, şiirler, resimler, filmler içinde geçen ve birbirine bağlanan hayatlarımız. Başka dillerde yazılan şiirlerin birbirine benzeyen mısralarını ekleştirip twitter'a koyuyorum. Sonra da oturup sözleşme yazıyorum. İşe yarar bir şey yapabilmek için. "Allahtan pencereler açmışlar içi sıkılan evlere".

4 Mart 2020 Çarşamba

Saf ve düşünceli okur

Kaç kez başlayıp ilk sayfalarında okumayı bıraktığım Saf ve Düşünceli Romancı’yı sonunda bitirdim. Çok heyecanlıyım, sanki biri aklımı okumuş ben birinin aklını okumuşum veya sanki yalnızca benim bildiğimi sandığım ya da sezdiğim şeyleri bir başkası da biliyormuş gibi heyecanlıyım. Romanlara gömülmek ve kafamı kaldırmadan okumak istiyorum. Öncelikle böyle bir hissiyat yarattığı için müteşekkirim Pamuk’a.


Saf ve düşünceli Romancı ya da Saf ve düşünceli Okur. Bu ayrımı çok sevdim. Okumayı ilk öğrendiği andan beri kitaplara romanlara gömülmüş benim için çok aydınlatıcı oldu. Çocukken tam manasıyla saf bir okurken yavaş yavaş düşünceli okura dönüşmemin adını koyabildim sonunda. 

Ben daha önce Patti Smith’e yalnızca yazıdan ve sanattan doğan bağla bağlandığımı yazmıştım tam da ne olduğunu açıklayamadan üstün körü bir betimleme ile. Pamuk o bağın ne olduğunu açıklıyor işte. Romancının veya yazarın anlattığı dünyanın resimlerini görerek filmini çekerek ve emek vererek yazara bağlanmak. Kopmayan bir bağ o, Pamuk da değerini biliyor. Bir yazarı tamamen sahiplenmenin de bu emekle bağlantılı olduğunu yazıyor. “C’est le temps que tu as perdu pour ta rose qui fait ta rose si importante”. 

Kitapta büyük itiraflar var, bir kitabı entelektüel görünmek ve o kitabı okumanın cool olduğunu bilerek okuduğumuzu kendimize söylemesek bile aklımızın kuytu köşelerinden geçtiğini söylüyor. Bu bir okur için büyük bir itiraftır. Susan Sontag da yazarlık persona’sını sevdiği için yazar olmak istediğini yazmıştı ama günlüğüne yazmıştı. Edebiyat sever biri için bunlar özden uzaklaşma emareleri. 

Sanki benden başka kimsenin ilgisini çekmeyen bir şeyle ilgilenen çok büyük ve gizli bir klanı keşfetmiş gibi oldum ben bu kitabı okuyunca. Edebiyat kuramları benim de çok ilgimi çekiyor ama aşırı teorik metinlerin içinde kayboluyorum çoğu zaman. Pamuk bunu biraz pop biçimde anlatıyor.

Kitabın her bölümü hakkında sayfalarca yazabilir ve saatlerce konuşabilirim. Mesela Pamuk şiir okurken de resimler gördüğünden bahsediyor. Bense şiire o resimleri göremediğim için mesafeliydim hep ve son zamanlardaki şiir merakım aslında kelimelerin resim çizmeden de çok güçlü olduklarını kavrayınca gelişti.

 "Siz Kemal misiniz Orhan Bey?" kısmı kitabın en eğlenceli bölümü. Erol Taş’ı döven kadınlara gülen kadınların bu soruyu kendisine sormasıyla eğleniyor Pamuk. Kendisine Masumiyet Müzesi’ni okuduğumda bu soruyu soracak kadar bile etkilenmediğimi söylesem bozulur mu acaba?

Mesela “A visit from the goon squat” beni anlatım biçimiyle çok etkilemişti ama içeriğini ve konusunu sorsanız bilemem şimdi. Altın parçacığı içen bir adam hatırlıyorum ama kitabı bitirdiğimde ne anlatıldığından çok nasıl anlatıldığından çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yine de işte kitapların insanlarıyla arkadaş olduğumuzdan da bahsetmiştim ve bu arkadaşlar saf romancıların romanlarında yer alıyor. Kahramanların kendileri bilmese bile biz onların en derin sırlarını, aşklarını, yaşayışlarını biliyoruz, biz kitabı kapatıyoruz ama o arkadaşlar biz bir daha kapağı kaldırıp okuyana kadar orda sadık bir şekilde bizleri bekliyor. Sevdiğim kitapları ezberleyene kadar okumamın sebebi herhalde bu. Hem o kahramanların dedikleri değişmiyor ama biz değişiyoruz ve farklı yorumluyoruz hepsini. Çocukken çoğu kitabı okurken yapılan atıfları anlamadığım için çok bozulurdum. Mesela kitaplarda geçen yabancı isimleri nasıl okuyacağımı bilememek ya da yazarın bahsettiği bir romanı filmi bilmemek bende müthiş bir mahcubiyet duygusuna yol açardı. Aynı kitabı birkaç yıl sonra tekrar okuyup artık o isimleri telaffuz edebildiğimi ya da yazarın bahsettiği bir romanı okuduğumu ve artık neden bahsedildiğini bilmenin haklı gururunu yaşamak en sevdiğim roman tecrübelerinden bir olmuştur her zaman. 

Roman karakterlerinin gerçekliği çok ilginç karmaşık ama bir o kadar eğlenceli bir mevzu. Stranger than fiction filmini çok sevişimin sebebi bu. Metafiction da edebiyatta en sevdiğim şey sanırım. Masumiyet Müzesi’nde de benim en çok hoşuma giden Cevdet Bey’in ve genç yazar Orhan Pamuk’un boy göstermesi. 

Roman okuru olmak insanın hayatını baştan aşağıya etkileyen ve hatta değiştiren bir şey. 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Min Kamp

Pazar gününden beri hiç gitmediğim Stockholm'de, hiç tanımadığım bir adamın hayatını yaşıyorum. Being John Malkovich filmindeki gibi sanki yazarın aklına girdim, hayatı ordan izliyorum. İlk kez bir roman okurken karakterle özdeşleşmeden onun hayatını yaşadım. Ben bu romanı, özellikle 2. cildini okurken Karl Ove Knausgaard'ın hayatını yaşadım. Bir ara acaba bu adama aşık mı oldum diye düşünmedim değil zira kendisi hakkında her şeyi öğrenmeye öyle bir merak sardım ki, bu ancak aşk olabilirdi; ya da edebiyat. Karl Ove'ye bir roman kahramanı olarak aşık olmadım, demek ki bu merakı bende onun edebiyatının gücü uyandırmış. 

Hayatta en çok ilgimi çeken şey, bir insanın bir durumda verdiği sübjektif tepki. O yüzden Ekşi Sözlük okumayı Wikipedia okumaktan çok daha fazla seviyorum. 3 çocuk babası bir adamın hayatı işte, yazar olması hayatını pek de ilginç kılmıyor. Hayatını hatta kendisini ilginç kılan hayatını yaşarken aklından geçirdikleri, o içinde bulunduğu hayatı nasıl yaşadığı. Kitabı okurken keşke herkesin böyle bir kitabı olsa diye düşündüm. Açıp okuyabilsek o belirli durumda o kişi ne düşünmüş, düşünceleri nerden nereye akmış. Günlük yazan biri için müthiş bir kitap. 

14 Mart 2017 Salı

Someone in the Crowd

Son birkaç yılda uçak yolculuklarımda çok güzel filmler izliyorum. La La Land'i beğenmeyeceğimi düşündüğümden sinemada izlememiştim. Saçma bir müzikal beklerken, kendilerini hedeflerine adayan çalışkan insanların masalı çıktı. Film beni değişik yönleriyle çok etkiledi. Bir modern zaman masalı olmasıyla ama belki de en çok emek veren insanlara bir övgü olmasıyla. 

Whiplash'i izlediğimde de aynı hislere kapılmıştım. Belki ben de çok çalışan, bir hedefi olunca gecesini gündüzüne katan ve zorluklardan yılmamaya çalışan biri olduğum için bu filmlerden çok etkileniyor olabilirim. Yine de hedefi uğruna çalışan insanları anlatan çok film varken Chazelle'in filmleri beni en derinden etkileyenleri oluyor. Black Swan'da böyle olmamıştım. 
Mia, en sevdiği yerde sevmediği bir iş bulmuş; hayalleri gerçek olsun diye bir yandan uğraşıyor. Ben Mia'nın en çok hayatına küçük sihirli dokunuşlar getiren yönünü sevdim. Müzik duyup peşinden gidiyor, Bogart'ın penceresine bakıyor. Filmlerdeki gibi bir erkeği hiç olmayacak şekilde bırakıp romantik anların peşinden koşuyor. Yine de insanın hayatında sihir araması, filmlerde yaşaması onun aptalca kariyerinden vazgeçmesi demek değildir diyor Mia. Gözünü kırpmadan da hedefine odaklanıp hedefini elde ediyor. Aferin sana Mia! Whiplash'de Mia ve Sebastian'ın daha karamsar versiyonu olan baş karakteri Chazelle bu filmde yumuşatsa da aslında özleri aynı. 
Chazelle şimdiye kadar hep adanmış sanatçıların hikayesini anlattı ama sanat onun filmlerinde tutkuyla yapılan her şey olabilir. Zaten yeni filmi de Neil Armstrong hakkındaymış, onun da disiplinle çalışma hikayesini anlatırsa şaşırmayacağım. Yetenek mühim ama yetmez diyor, çok çalışmalı, gerekirse kendini yaralamalı, fedakarlıklar yapmalısın. Ellerin kanayacak, senin hedefinde seninle yürüyemeyenler arkada kalacak, sen başka yollara gideceksin. Ben sanatta bu adanmışlığı yakalayamadığım için sanatı sadece izleyici olarak seviyorum artık. Parmak egzersizlerini yapmazsam asla piyano çalamam. Yapmayacağım ve çalmayacağım. Benim yolum şimdilik başka yol. La La Land'in açılıştaki saçma şarkısı meğer bize izleyeceğimiz şeyin özetini geçiyormuş. Aşırı neşeli bir şarkıyla hüzünlü bir şeyler anlatıyor. Kahramanları hırslı ama hırs hayatlarının odak noktası değil. Buzlu kovaya elini sokan bateristte ağır diş ameliyatından çıkıp toplantıya koşan kendimi görünce mi bu filmleri sevdim? Hayır, bu filmlerde yalnızca adanmışlık yok. 
La La Land aynı zamanda romantik bir masal, sonu kırık olsa da Mia ve Sebastian'ın yıldızlarda dansetmesi gerçek, her zaman hayatlarının en güzel anılarından olacak. "I'm always gonna love you". Şimdiki hallerini değil ama anılarımızdaki hallerini hala çok sevdiğimiz ne çok insan var. Bazı insanlarla bazı anlar yaşanır, geçer gider. Filmi izlerken kendi anlarımı düşündüm. Mia bence çok mutluydu kocasıyla. Kendisini unutamamış eski sevgilisini gördü, o anların anısına birer gülümseme. İşte ancak öyle bir yeri var o anların hayatımızda, kocaman, sıcak bir gülümseme. Kalpten bir teşekkür.
Sebastian Mia'yı keşfetti, onu ne kadar değerli olduğuna ikna etti. Parlayacak yıldızın yolundaki engelleri süpürdü ve yoldan çekildi. İnsanın bazı önemli noktalarda yüreklendirilmeye ihtiyacı oluyor, ne şanslı ki Mia öyle birine denk geldi. Whiplash'deki gariban kendi kendine olmaya çalışırken Mia'ya gaz veren bir Ryan Gosling var, elbette dünya starı olacak. İlla sevgili olmaları da gerekmezdi, Patti Smith'in Rob Mapplethorpe'u vardı. 

Bu filmi izlerken de yine bizimkileri görmüş gibi oldum. Sanatla, müzikle, filmlerle, romanlarla yaşayan birden çok yaşamı olan bizler, dreamers. Sanatın yarattığı ortak dili konuşan insanlar. Bizler için "Here's looking at you, kid" bizim hayatımızda gerçek bir cümledir. La La Land'i izlediğimden beri filmlerden hatırladığım sihirli sahnelerden kolaj yapıp duruyorum. Fred'le Wilma'nın yıldızlarda dansettiği raksotek Çakmaktaş kaset filminden bir sahne, sonra Sleeping Beauty (tabii 1959 versiyonu) once upon a dream, Big'le Carrie'nin İtalyan restoranına gittikleri, Big'in şarkı söylediği sahne, Céline "let me sing you a waltz" diye gitarını tıngırdatıyor, Great Expectations'da Finn "this is my heart and it's broken" diye bağırıyor, "you and me and five bucks" diyor Troy Dyer, Soul Kitchen'da herkes dans ediyor, Amélie'nin mutfak perdesi şıngırdıyor, Auberge Espagnole'da daha yeni gelmişler. Yakın zamanda başıma sağlıkla ilgili zor bir şey geldi. İçinden yaşamın değerini anlayarak çıkmamı sağlayan zor ve sarsıcı bir şey. Hayata gelmek bir hediye, onu sihirli, mutlu, ışıklı bir şey yapmak için iyi ki sanat var. 


23 Şubat 2016 Salı

Stranger Than Fiction

Alain de Botton, Proust okumak yaşamınızı değiştirebilir diyor. Haklılık payı da var, her ne kadar konuya farklı yönden bakıyor olsak da ben de kitap okumanın insanın yaşamını değiştirdiğine katılıyorum. Botton iyi edebiyatın bize yazarların gözünden de yaşamı inceleme şansı verdiğini söylemiş. Burda tekrar Pamuk'un saf ve düşünceli okur ayrımından yola çıkarak tam bir saf okur olduğuma kanaat getirdim. Kitaplarla ilişkimin tamamen karakterler üzerinden gitmesi, yazarla hiçbir ilgimin olmayışına şaşırdım videoyu izleyince. Beni ilgilendiren asla Proust değil, ama Albertine olmakla çok ilgileniyorum. 

Kurgu kadınlar bugüne kadar yolumu çizdi, bana arkadaşlık, sırdaşlık edip bugünkü ben olmama çok yardım etti. Cesur Jeanne D'Arc, çalışkan Dolly, yazar, başına buyruk Jo, idealist, içli Feride, entelektüel, etkileyici, çok dil bilen Su, Türkçe'yi teganni edercesine konuşan Nuran, ego ego diye haykırıp ikiyüzlülüğümüzü haykıran, çok yetenekli Franny, tutkusunun esiri olan Anna Karenina, Bihter ve Madame Bovary, Heathcliff'e aşkını itiraf edemeyip ince hastalıktan rahmetli olan Cathy, çok esrarlı Rüya (böyle sayınca da Şener Şen'in vapurda saydığı taçsız kral pele gibi oldu, neyse). Sonra Mrs. Dalloway, Mr. Darcy ve Elizabeth Bennet ve aynı zamanda Bridget Jones.  Bunların hiçbirinde acaba yazar ne düşünmüş de yazmış diye pek de düşünmediğimi, daha ziyade karakterlerin gerçekliğine inanıp hayatı onların gözünden görmeye gayret edip bazı yerlerde onlar gibi davranmaya çalıştığımı düşündüm videodan sonra.  Yazarın ne düşündüğünü ne oyunlar yaptığını ancak kitap kahramanıyla özdeşleşemeyince yapabiliyorum, Suç ve Ceza gibi. Büyüdükçe roman kahramanlarıyla arkadaşlık belki bir nebze azalıyor, örneğin iş hayatımda örnek alabileceğim ya da derdimi anlayan bir roman kahramanına henüz rastlamadım. Büyük roman kadınları hep 20'lerinde, daha büyük olanların da pek iş güç derdi yok. 

Botton kitabında da roman kahramanlarını okuyup tanıdıklarımıza benzetiyoruz diyor. Benim ömrüm kendimi roman kahramanlarına benzetmeye çalışarak geçti, son yıllarda biraz azalsa da bazen devam ediyor. Yazmaya çalıştığım bütün yarım hikayelerde de kahramanlarıma roman ya da öykü kahramanları olduğunu söylemek hoşuma gidiyor. Birinin romanının kahramanı olma fikri, o kahramanların hayatımıza etkisi bence hayatımızı değiştiren, yazarın gözünden hayata bakma isteği değil. 

4 Şubat 2016 Perşembe

Suzan Defter

Dünden beri kendimi köşesine çekilip yaralarını yalayan bir kedi gibi hissediyorum. Çocukluğumdan beri yaşadığım en zor his, sevdiklerimi ölçüsüz derecede kıskanmam. Başkasının yaptığı herhangi bir şeyi, bir başarısını asla kıskanmazken sevdiklerimi nasıl olup da böyle hislerle kıskandığımı hiç çözemiyorum. Suzan Defter, bu ölçüsüzce kıskanmanın kitabı. Uzun zamandır kitap okurken ağlamıyordum, Suzan Defter'i okurken çoğu yerde çok ağladım. Abisini çok kıskanan Derya. Abim yok ama olsaydı senin gibi olurdum. Anne babamı olmayan kardeşlerimden kıskandım, en yakın arkadaşımı diğer arkadaşından, kuzenimi diğer kuzenimden. Daha ilkokuldaydım en yakın arkadaşım bana "ben bir çikolatayım, hepsini senin yemen gerekmez başkalarıyla da paylaşabilirsin" diye mektup yazmıştı kıskançlık krizimden sonra. Nasıl başka arkadaşını benden daha çok seversin? 

Suzan Defter içimi deşti. Çok büyük bir aşk hikayesi de var içinde evet, ama ben Derya'yla köşeme çekildim. Çimen yiyorum, yaramı yalıyorum geçmiyor. Kıskananın yakıcı kimsesizliğinde Derya'nın yaşadıklarını sanki kendim yaşadım. İki Yeşil Su Samuru'na ilkgençliğimde bağlanmam da ondan, sevdiği herhangi birinin ilgisindeki en ufak kaymada solan çiçek misali boynu bükülen kitap kahramanları. Nasıl bensiz oraya giderler? Nasıl bensiz bunu yaparlar? Aşk kıskançlığına girmek bile istemem. "Annen bile okşasa benim bağrım taş olur." Büyüdükçe bu hislerimi törpülediğimi düşünüyordum, artık eskisi gibi mantıksız değilim diyordum. İnsanın  birden çok arkadaşı da olur. Aslında törpülemeyi değil de gizlemeyi öğrenmişim. Kitabı okuyunca hepsi çıktı bir köşeden. Sevdiğini çok kıskananlar bu kitabı okumasın. Yazsam sayfaları doldururum ama burda duracağım. Nilüfer'den dinleyin.

18 Ocak 2016 Pazartesi

Onyria

"Tur, tur pedimu, nereye gidersin?" Namaz kıldığı için çocukken "Amin" adını taktığım babamın ananesinin kırık Türkçe'si hep kulaklarımda. Ben babaannemin vefatından yaklaşık 2 sene sonra doğmuşum. İsmimiz de aynı. Evladını kaybettikten sonra ağlamaktan gözünde yaş kalmamış Amin'in. Ben doğunca ilk kez gülmüş, öyle anlatıyorlar. Belki kızının ismini taşıdığım, belki torun çocuğu olduğum ama en çok koynunda büyüyen çocuk ben olduğum için Amin'le benim ilişkim hep çok farklı oldu. Vefat ettiğinde ben 12 yaşındaydım. Çocuklara herhalde bazı şeyler malum oluyor. O sonbahar vefat edeceğini anlamış gibi son yazımızda her anımı Amin'le geçirdim, hiç yanından ayrılmadım. O yaz hem de bana anlattığı hikayeleri de daha çok anlayacak yaşa geldiğime de seviniyorum. Benim yaşımda olup mübadele hikayelerini birinci ağızdan dinleyen çok fazla kişi olduğunu sanmıyorum. Midilli'den sandala binerken ablasını fazla eşya aldığı için uyarması, onu dinlemeyip yine de sandala binen ablasının sandalının batması. Korkudan Cunda adasında en küçük evlere yerleşmeleri, öyle garip şeyler ki bizim için. Midilli mübadilleri Girit mübadillerine göre daha dindardır. Ailenin diğer kısmı olan Girit göçmenleri ayrı bir alem. Girit göçmenleri cenazeye ağlarken müzik duyunca dans etmeye başlayan, neşesi gürültüsü bol insanlar. Zeytinyağı, değişik otlar ve bitmek tükenmek bilmeyen Girit hikayeleri bereketli sofralarının vazgeçilmezleri. Bize de İzmir'den hala koliyle mevsimine göre radika, cipes, şevketi bostan, arapsaçı ve karışık ot gelir. Çocukluğum hep bu hikayelerle, bu yemeklerle geçti. Cunda adasında hala eski Rum evlerinde yaşayan akrabalarımız, Çeşme'de radyodan Yunanca müzikten başka bir şey dinleyemeyişimiz.

En çok üzüldüğüm dedemin bana Rumca öğretemeden ben 6 yaşındayken vefat etmiş olması. Rumca bildiği için donanmaya alındığını, 2. dünya savaşı'nda Malta'da musevileri Türkiye'ye kaçırmak için savaştığını, naziler tarafından bacağından vurulup 6 ay hastanede yattığını ise çok yeni öğrendim. Bana her gün taze balık avlayan, radyoda Yunanca müziği ve bir kadeh rakısıyla dünyanın en mutlu insanı olan Giritli dedem. Vefatından sonra evinde babanemin her resminin arkasına ayrı şiir yazdığını gördükleri, bestelerini kaydededen udi arkadaşı sayesinde dinleyebildiğim sanatkar şair dedem.   Benim bu hayatta en çok sevdiğim insan dedemdi/dedemmiş. Dedemmiş diyorum çünkü öldüğünü hiç kabullenemedim, 2 yaşımdan beri her şeyi hatırlayan ben dedemle ilgili hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Tek bildiğim dede lafı geçince muhakkak ağladığım, çocukluğumu anımsattığı için Babam ve Oğlum filminde ağlamaktan helak olduğum. Dedemin İnsanları'nı hala cesaret edip izleyemedim.

Aslında bu yazı çok neşeli bir yazı olsun diye başladım, Atina'da geçirdiğim 2 günü anlatacaktım ama Amin ve dedemden bahsetmeden bu yazıya başlayamadım. Cuma gecesi Atina'ya iner inmez kendimizi çok tatlı bir tavernaya attık. Birkaç kadeh içince konuşmaya başladığım çok kırık Yunancamla yan masadaki kadınlarla arkadaş oldum. Hikayeleri anlatınca sanıyorum onlar da beni sevdiler. Dioni ve Kalyopi. Dioni emekli eczacı, Kalyopi de piyano öğretmeniymiş. İzmir'de denizden haç çıkaran annemin hısım akrabalarının fotoğraflarını gösterince çok etkileniyorlar. Sonra İstanbul'a ilk geldiğimde yanında kaldığım Rum hanımın dizisini de hatırlıyorlar. Ertesi gün muhakkak bizi yemeğe götürmek istiyorlar. Bir Avusturyalı olarak Andi için sanırım bu bir anda ortaya çıkan sıcaklık ve aile kaynaşması şaşırtıcı bir şey. Ertesi gün söylediği yerde buluşup dünyanın en tatlı Girit restoranına gidiyoruz. Bu minicik yerlere "kutuki" diyorlarmış, dünyanın en sevimli lafı. Kalyopi'nin İngilizce'si çok iyi değil, fakat bu akşam onun da Mudanya mübadili olduğu ortaya çıkıyor. Ben annemlerin Florina'dan Mudanya'ya göçtüklerini anlatınca bu sefer Kalyopi ağlamaya başlıyor, "yavrimu" diye diye. Yunanca'nın güzelliğinden ne yapacağımı şaşırıyorum. Yavrimu, bir dilden diğerine geçen sevgi sözleri. Dioni Atina'lı, bu hikayeleri daha ziyade kitaplardan okumuş. Kalyopi kadar etkilenip ağlamıyor. Kalyopi bana bildiği Türkçe sözleri söylüyor. Öyle tatlı ki. Bu iki kadında sanki kaybettiğim bütün aile büyüklerinin izi var. Amin tabii her büyükanne gibi muhteşem bir aşçıydı, o vefat ettiğinden beri aynı lezzette yemek yiyemiyoruz. Ta ki kutuki'de Giritli ananenin yaptığı yemeklere kadar. Kutuki Giritli bir anane tarafından işletiliyor, müthiş bir buzuki eşliğinde yediğimiz yemekler de ondan o kadar güzel. Tandır gibi keçi etini yemeyeli bilmem kaç yıl olmuştu? Memnun olalım diye etrafımızda dört dönüyorlar, böyle bir sıcaklığı başka hiçbir ülkede bulamam. Andi zaten benim kadınlarla ilişkimi ağzı açık izliyor. Gideceğiz, elbette hesap ödetmiyorlar. Kalyopi Türkçe "çocuğum benim" diye sarılıyor bana, beni hiç bırakmak istemiyor. Ben de onları İstanbul'a getirteceğim, kararlıyım. Sevgi kurtaracak bu insanlığı, çoktandır yok olan ümitlerim bu gezide yeniden canlanıyor.