Bu aralar yoğun çalışıyorum. İnsanın en büyük hayallerinden birinin gerçek olması ilginç bir şeymiş. Hayatım boyunca sadece yazar olmak istediğimi düşündüm, sonunda yazı gelip buldu beni. Bir yandan hayatın diğer sorumlulukları kolumdan tutup çekiyor. Edebiyatla hiç ilgisi olmayan konularla uğraşıyorum ama artık edebiyatla uğraşabildiğim için onları da seviyorum artık. İnsan hayatının tamamından mürekkep, bu da benim, avukatlık yapan Sezen de benim. Bütün bu karmaşa içinde, istediğim kadar okuyamadığım, kitapların dünyasında yaşayamadığım oluyor. Birkaç gündür vaktim oldu, kitapçıları gezdim, güzel kitaplar aldım. Kitapçının vitrininde gözüm yansımama takılıyor, kendimi inceliyorum. Güzellik yazıyla hem çok bağdaşan hem de hiç bağdaşmayan bir konu. Sonuçta edebiyatta da estetik haz aradığımız oluyor, bazı kitaplar mesela Ada veya Arzu, her şeyden önce “güzel” bir kitap oluşuyla çeker insanı, cümlelerin güzelliği insana edebiyat zevkinin yanında sanki estetik haz yaşatır. Öte yandan yazarların görünüşleriyle çok ilgili olmamaları beklenir, güzellik yüzeyseldir, önemli değildir. Doğrudur da bu. Yine de ilgi çekici bir konu. Clarice Lispector’un güzelliği insanı ele geçiriveren bir güzelliktir örneğin. Çekik gözleri, biçimli vücudu, dolgun dudakları o kendine özgü yüz biçimiyle birleşir, afet gibi bir kadındır enikonu. Rachel Kushner da Lispector’un güzelliği hakkında yazmış. Karizma hakkında düşünüyorum, yazarlık karizması, insanlık karizması.
Burada çok sevdiğim bir sahaf var, yeni kitaplar da satıyor. Orada saatler geçiriyorum, bu yabancı şehirde o küçük dükkânda kendimi evimde hissediyorum. Tanıdığım Viyanalıların içinde benim kadar okuyan kimse yok, o yüzden burası belki onların doğup büyüdüğü kent ama kitapçılar, işte orası benim yurdum. Borges’in şehirler hakkında yazdıklarını toplayıp bir Atlas çıkarmışlar. İstanbul da var, Borges’in İstanbul fotoğrafları. Nedense onu almıyorum, sevgiyle sayfalarını karıştırmakla yetiniyorum. Sultanahmet’te fotoğraf çektirmiş, aklıma Marguerite Yourcenar’ın Borges’in elinin fotoğrafıyla ilgili yazdıkları geliyor.
Aklımın çağrışım selinde yüzüyorum, kitapçılarda yaptığım yolculuklarla dünyayı ve zamanı katediyorum her seferinde. Borges’i bıraktım, Kavafis’in toplu şiirleri, Cevat Çapan’la konuşuyorum içimden, açıp birkaç şiir okuyorum kitaptan. Çok kalın geliyor kitap, taşıyamayacağım, almıyorum onu da. Sahaf Fransızca kitap rafı da eklemiş, yoktu bu. Eğiliyorum, boynum ağrıyor, yalnızca kitapçıların alt raflarında kitap arayanların bileceği tuhaf jimnastik pozlara giriyorum, Fransızca kitaplar çok zengin değil. Bachmannlar Paul Celanlar Bernhardlar yan yana dizilmiş, Viyanalı oluşumla gurur duyuyorum, ben bu yazarlarla aynı toprağın suyuyum gibi geliyor, bu sevgi, bu yakınlık köklerimiz birleşiyor, aynı şeyleri duyuyor, duyumsuyoruz sanki, beni aralarına aldılar, onlardan biriyim artık, biliyorum bunu. Kitaplarını almıyorum, onları yeterince okudum.
Yine yalnızca kitaplardan bir dünya kurmuşların bileceği duyguları tadıyorum, kitapları bir insan gibi seviyor, okşuyorum onları, tanıdıklık dolup taşıyor içime. Kitapçılarda gezerken bedenimden çıkıyorum sanki, kitap okuyan bilincimle var oluyorum. Yıllar geçiyor ve şunu fark ediyorum, kitap okuyan bilincim hep aynı, sanki bağlanabildiğim bir geçit, yalnızca kitapların düzleminde varolan bir benlik ve bakış açısı. Almanca öğrendiğimden beri yeni yayınevleri girdi hayatıma, yeni dünyalarıyla. Suhrkamp, dtv ve Piper, onların isimlerini görünce içim ısınıyor. Bende Odun Kesmek var Suhrkamp’tan çıkmış. Dayanamayıp Kavafis’in rafına geri dönüyorum, “Şehir” şiirini arıyorum, buluyorum da. Arkamdan gelen İstanbul için okuyorum bir kez İngilizcesinden. Almanca bir kitap da almıştım, kapağı çok güzel olduğu için üstelik. Feyum portresi vardı kapağında, ne olduğunu araştırıp bulunca iyice sevinmiştim bu Kavafis çevirisini aldığıma. Kitabın bir sayfası Yunanca diğer sayfası Almanca. Açıp okuyorum bazen, Almanca şiiri okuyorum ne anladığımı düşünerek. Yabancı dilde şiir okumak bir farkındalık yaratıyor insanda, o dile ne kadar yerleşebildiğimi gösteriyor sanki bana. Anlamak, algılamak zor, kelimelere bakmak, açıklamalar okumak gerekiyor.
Fabritius isimli Hollandalı ressam bir saka kuşu resmetmiş. Kuş resmi küçük aslında, resimdeki kuş gerçek ölçülerinde çizilmiş. Ayağından zincirli bir saka. Bugüne kadar dikkatimi çekmemiş, bildiğim bir resim değil. Artık çok merak ediyorum, sırf bu resmi görmek için yeniden Hollanda’ya gitmek istiyorum, hiç gitmediğim Maurithuis müzesinde kendimi kaybetmek, Delft Manzarası ve bu küçük kuşa bakmak istiyorum. Proust’un Bergotte’u tablonun karşısında heyecandan öldürdüğü, hakkında yazdığı Delft Manzarası’nı da görmedim henüz, şimdi bu merakımın yanına bu küçük kuş da ekleniyor.
Kitaplar aklımda birbirinden bağımsız var olamıyor, birlikte oluşturdukları dünyanın içinde kayboluyorum asıl. Oradan oraya gidiyor aklım, bırakıyorum gitsin. Evimde iki dilli bir şiir kitabı daha var, onu da bu sahaftan almıştım. Anne Carson’ın Sappho çevirileri, Anne Carson’la tanıştığımdan beri, hani olur ya siz de âşık olduğunuz insanın ilgi alanına ilgi duymaya başlayıverirsiniz birden, Anne Carson da beni böyle Homeros’a, Antik Yunancaya itiyor. O öyle yazdığı için merak ediyorum, tekrar ilgi duyuyorum. Açıp İlyada’yı okuyorum bir kez daha ve ön söz dikkatimi çekiyor bu sefer. Azra Erhat neler yazmış, Halikarnas Balıkçısı’na soruyor İlyada’da yer alan rüzgarları. Kitabımın çıktığı Notos yayınevi de var bu rüzgârların içinde, rüzgârların isimleri güzellikleriyle çarpıyor beni önce. Notos, Boreas, Euros ve Zephyros, Pan’ın flütüyle çaldığı şarkılar kadar güzel, isimlere bakmaya doyamıyorum. Tekrar ediyorum içimden isimlerini, en güzel müzikten güzel geliyor bana bütün bunlar. Azra Erhat’ın rüzgârların karşılıklarını Balıkçı’ya sormasını, onun cevaplarını okuyorum, yaşadıklarım katman katman büyüyor içimde. Mavi Yolculuk’ta Mina Urgan’la Sabahattin Eyüboğlu’yla gitmek, çeviri yapmak istediğimi anımsıyorum, kitapların içinde olmayı çok kez hayal etmişimdir ama bu mavi yolculuklar işte ben hep orda yaşamak, onların arasında olmak istiyorum. Neler konuştuklarını merak ediyorum, Sabahhatin Eyüboğlu’na aşık oluyorum Mina ve Azra’yla birlikte ama o yüz vermiyor bize, hayran olmaya devam ediyoruz.
Dillerin içinde yaşıyorum ama çeviri yapmak aklıma gelmiyor, beceremem diye düşünüyorum. Mallarmé’yle ilgili okuduğum bir çalışmada “Le vierge, le vivace et le bel aujourd’hui » şiirinden bahsediyor, Mallarmé sıfatla zarfla oyun yapıyor burada. Bakir, canlı ve güzel diye başlıyor şiir, bir insandan bahsedecek sanıyoruz ama o bugünden bahsediyor, Fransızca buna izin veriyor çünkü ama çevirince o oyun kayboluyor. Yine de çeviriye inanıyorum ben, mutlak bir anlamı birbirimize farklı dillerde iletmemiz mümkün oluyor çoğu zaman. O yüzden çok etkileniyorum Lost in Translation filminde Scarlett Johanson ve Bill Murray’nin İtalyanca Dolce Vita filmini Japonca altyazıyla incelemelerinden. Filmde iki karakter birkaç günlüğüne aynı dili konuşuyor. Oluyor bu bazen, bazen hele kitaplarla ilgiliyse konuşmalar, iki kişi aynı dili konuşabiliyor, kuşların dediklerini anlayabiliyor, oluyor bu.
Azra Erhat’ın İlyada’ya yazdığı önsöz o kadar hoşuma gidiyor ki bu sefer başka kitaplara bakıyorum onun önsözlerini bulmak için. Evde Şölen-Dostluk var, bu bana verilmiş bir armağandı. Dostluğumuzun şerefine 21. Yaş günümde verilen bir armağan. Kapağında doğum günü dileği olarak “Olayların ve durumların aklında her zaman çok açık halde bulunmasını dilerim,” yazmış arkadaşım. Olaylar ve durumlar aklımda her zaman çok açık halde bulunamıyor, kafam karışıyor, kararsızlıklara kapılıyorum ve o zaman anlıyorum bu dileğin gücünü. Önsöz beni yanıltmıyor. Azra Erhat öyle bir coşkuyla başlıyor ki yazısına. “Eskiden Symposion'u her okuyuşumda bir hal olurdu bana, ürperir, sarsılır, hele Alkibiades'in söylediği Sokrates övgüsüne geldim mi, büsbütün coşardım,” demiş, ben de böyle coşkular yaşıyorum ve tuhaf bulunmasından korktuğum için saklıyorum bu coşkuları. Edebiyat bana tatmadığım bütün duyguları tattıran yegane sevgili gibi, heyecan, merak, ilgi, bazen sıkıntı ve üzüntü de giriyor işin içine.
Büyük bir tutkunun içinde kavruluyor, yeniden şekilleniyor, kendimi kaybedip kaybedip yeniden buluyorum. Oradan oraya savruluyorum, yoruluyorum, kitaplar yoruyor beni, hep daha fazlasını istiyorum, bütün kitapları okumak istiyorum. “J’ai lu tous les livres,” aklıma yine bütün kitapları okuyan Mallarmé geliyor, üzgün teniyle. Bu dizeyi çevirmek ne zor Allahım. Ten bitirdi hazlarını, tükendi kitap (Kemalettin Kamu) / Bütün hazları tattım, kitapları okudum (Orhan Veli Kanık) / Hayır yok tenden artık; hatmedildi kitaplar (Can Yücel) / Devirdim sayfaları! Gönlümde yine hüzün var (Erdoğan Alkan). Çeviri işte böylesi oyunlar oynuyor insana, çevirileri yan yana koyunca sanki ortaya yeni bir şiir çıkıyor.
Şölen’in önsözünden sonra kitabı bırakamıyorum, aslında durumlar aklımda açıktı, Azra Erhat’ın önsözlerini takip ediyordum. Yine kafam karışıyor ve bütün diyaloğu okuyorum. Sevgiden bahsediyorlar, sevginin tanımlarından. Kendilerinden çok emin konuşuyor hepsi, Sokrates gelene kadar. Azra Erhat Balıkçı’ya mektuplarında “o sevmediği Platon’u ben seviyordum, ama neden sevdiğimi açıklamama izin vermezdi. Çünkü, derdim, bu adam filozof milozof amma ustasını bu dünyada kimsenin sevmediği gibi sevmiş. Ustasını sevmek…hoş doğa sevgisini de, insan sevgisini de Halikarnas Balıkçısı’ndan öğrenmiştim ben.” Edebiyata duyduğum sevgiyi Şölen’de buluyorum, anlatıyor açıklıyor işte Platon neler olduğunu, durumlar ve olaylar açık hale geliyor benim için.
Sahaftan çıkmadan önce bir kitap dikkatimi çekiyor. Yeni bir kitap. Benjamin Moser, Hollandalı ressamları anlatıyor. Ressamları çok seviyorum, bir yandan Gaugin’in biyografisini okuyorum, Mallarmé ile ilişkisini bilmiyordum. Yine sevdiğim bir yayınevinin Gallimard’ın Pléiade serisinden Mallarmé’nin toplu eserlerini almıştım geçen sene. Poe’nun kuzgununu çeviriyor Mallarmé, Poe bütün Fransızları, Baudelaire’i müthiş etkiliyor. Kuzgun çevirisi şerefine Gaugin Mallarmé’nin portresini yapıyor, omzunda Poe’nun kuzgunu. Resimleri çok sevdiğim için alıyorum kitabı, Benjamin Moser Fabritius’un kuşunu Susan Sontag’ın, Clarice Lispector’un güzelliği, karizmasıyla karşılaştırarak anlatıyor. Aynada kendime bakıp saçımı düzeltiyorum. Dünyaya dönmeye, sözleşme yazmaya hazır gibiyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder